DOĞRUYU, HEP DOĞRUYU, SADECE DOĞRUYU SÖYLEMEK

DOĞRUYU, HEP DOĞRUYU, SADECE DOĞRUYU SÖYLEMEK

O kadar zor ki… Peki, çok değerli mi? Muhakkak ki öyle. İnsanın günlük hayatını alt üst etse de öyle. Yani daha doğrusu, benim hayatımı sık sık alt üst ediyor. Bunun sebebi ise, yalan söylememek, hâttâ söyleyememek. Aslında işe bir taraftan bakarsanız, bu çok rahatlatıcı bir şey. Çünkü sürekli ve sadece doğruyu söylediğinizde, konuşmalarınız basit bir matematiğe dönüştüğü için size sorulan bütün soruları rahatlıkla cevaplayabiliyorsunuz. Ama yalana başvuran kişi, sürekli “Acaba bu durumu daha önce hangi yalanla atlatmıştım? Onu hatırlayayım da, bir pot kırmayayım.” endişesiyle konuşuyor. Aslında açık da veriyor ama yüzlerine vurmuyorsak, tartışmaktan çekindiğimizdendir.

 Etrafımdaki pek çok insanın, o an durumu kurtarmak uğruna yalanlar söylediğine şahit oluyor ve onların hayatlarının benden çok daha kolay geçtiğini gözlemliyorum. Hâlbuki benim için verilen bir sözü tutmak hayatî derecede önemli. Şöyle basit bir örnek vereyim. Meselâ, çocuğunuzu küçük yaşta aşı yapmaya götüreceksiniz. Aynı olay bizim evde ve başka evlerde farklı şekilde gerçekleşiyor.

 

1. Durum: Geleneksel Türk Ailesi

-"Nereye gidiyoruz?"

-"Gezmeye."

-"Aaa, ne güzel."

-"Haydi şu binaya girelim."

-"Orada ne olacak?"

-"Sana şeker verecekler."

-"Aaaahhh.. Şeker vermediler, canım da yandı."

-"Aaa, vermemişler mi? Neyse, ben evde veririm."

-"Eve geldik, hâlâ vermedin."

-"Tamam, yarın veririm."

Ertesi gün olur, çocuk unutur... Herkes mutlu.

 

2. Durum: Bizim ev

-"Nereye gidiyoruz?"

-"Aşı olmaya."

-"Canım acıyacak mı?"

-"Evet, biraz acıyacak. Ama onun karşılığında artık hastalıklardan korunacaksın."

-"Olmasam olmaz mı (Hüzün başlar. Oysa öbür aile bu safhalarda hâlâ mutlu)."

-"Hayır, her çocuğun olması lâzım."

-"Aahhh... Canım yandı."

-"Aferin sana, ben de sana şeker alacağım."

Eve gelinir.

-"Baba, hani şeker?"

-"Senin istediğinden yok, değil mi? Tamam şimdi çıkıp alacağım, çünkü sana söz verdim (Öbür baba, 'Yarın alacağım' yalanıyla evde keyif sürmektedir. Ben ise çocuk hatırlamasa bile söz verdiğim şeyi yerine getirmek için, yollara düşerim.)."

Tabii, bu örneklerde, aşının ve şekerin sadece sembol olduğunu tahmin etmişsinizdir. Ama bütün insanlarla buna benzer o kadar çok örnek yaşıyor ve görüyorum ki... Ve her seferinde yalan söyleyenlerin benden daha kolay bir hayat yaşadıklarına şahit olup, gerçekten üzülüyorum. Tabii, Allah inşaallah bu andan sonra beni şaşırtıp, doğru yoldan saptırmaz. Varsın biraz sıkıntı çekeyim.

Gene “Her zaman doğruyu söylemek” konusunda, ortaokulda yaşadığım bir hatıramı paylaşayım: Bayram törenlerine gitmekten pek hoşlanmazdım. Çünkü topu topu beş-yedi dakika sürecek bir resm-i geçit için, belki iki saatten fazla beklemek zorunda kalırdık. Durum böyle olunca, törenlere gitmekten hoşlanmayan öğrenciler benimle sınırlı kalmaz; çoğu benimle aynı fikirde olurdu. Bundan dolayı da hocalarımız törenlere katılmamız için çeşitli cebrî yöntemler uygularlardı.

 Bilmem 29 Ekim töreni miydi? Belki de 23 Nisan'dır. Hocalarımızdan biri, törenlere gelmenin zorunlu olduğunu, gelmeyenlerin “Beden Eğitimi” notunun zayıf geleceğini söylemişti. Ben ısrarlı bir şekilde o hocaya bunun doğru olup olmadığını sordum; o da "Evet, törene gelmeyenlerin Beden Eğitimi notu zayıf gelecek." dedi. Her ne kadar tam olarak inanmasam da, “masumiyet karinesi” uyarınca törene gittim. Tabii tahmin ettiğim gibi gelmeyen öğrenciler vardı.

Dönem sonunda törene gitmeyen bir arkadaşımın notunu (9 ya da 10'du) görünce, hemen o hocaya gittim:

-"Hani, törene gelmeyenlerin notu kırılacaktı?"

Yaptığı hatayı anlayarak, biraz mahcup gülümsedi ve

-"Kırmamış mıyız?"

dedi.

-"Hayır. Verdiğiniz sözü tutmadınız, bundan sonra törenlere ben de gelmeyeceğim."

dedim ve gitmedim de.

Bilhassa bu son verdiğim örneğe benzer olaylar neticesinde, insanlara ve sisteme olan inancımı daha çocuk yaşlarda kaybettim. Açık söyleyeyim: Eğer törene gitmeyenlerin notunun kırılacağını söyleyen hoca ben olsaydım; ya o sözü vermez, ya da o notu kırardım.

Ötesi yok.

Ya da söz verdiğim halde, kıramıyorsam (Araya aşamayacağım biri filan girmişse), dürüstçe çıkar:

-"Arkadaşlar, evet böyle bir beyanda bulundum ama şimdi size açıklayamayacağım sebeplerden bunu gerçekleştiremiyorum. Bundan dolayı çok mahcubum ve hepinizden özür dilerim. Bu bana büyük bir ders oldu ve bundan sonra törenlere gelmek için hiçbirinizi zorlamayacağım.”

derdim. Bence insanlık bunu gerektirir. Verilmiş sözü tutmak ve mutlak doğruyu söylemek.

Şimdi gelelim, bu yazının beni en çok düşündüren kısmına: Lise son sınıfa kadar ailemin yanında ikamet etmiş olan ben, başka bir şehirde üniversiteyi kazanmamla beraber ailemden fizikî olarak ayrılmış oldum. Tecrübe ve daha önemlisi kendi kendimi yetiştirmem açısından, hayatımın önemli bir evresidir.

Rahmetli annem, her anne gibi evlâtlarına son derece düşkün biriydi. O yüzden sık sık çeşitli her türlü şeyle alakalı tembihler işitirdim. Bu tembihler, yukarıda bahsettiğim üniversite dönemimde de telefonla gerçekleşiyordu. Zannediyorum, üniversite son sınıftaydım. Üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçtiği için teferruatlar maalesef tam aklımda değil. Ama hatırladığım kadarıyla, o seneye kadar okul idaresi tarafından çıkarılan sabah kahvaltıları, o sene sebebini hatırlayamadığım bir şekilde kaldırılmıştı. Bu benim için çok büyük bir problem değildi. Çünkü çocukluğumdan o çağlara kadar, kahvaltı günün en haz almadığım öğünüydü. Eh, böyle olunca da, hayatımdan kahvaltıyı kolaylıkla çıkarmış, ona harcadığım zamanı uykuya ayırmış, dolayısıyla da geceleri çalışmaya ya da muhabbete biraz daha zaman bulmuş bir şekilde, mutlu mesut yaşayıp gidiyordum. Ta ki, bir telefon konuşmamız esnasında annem bu durumdan haberdar olana kadar.

Annem, sabah kahvaltılarını atladığımı duyar duymaz

-“Aman yavrum, gıdana dikkat et.”

diye beni uyarmıştı. Önceleri bir-iki defa kulak asmadım ama her konuşmamızda ısrarla kahvaltıyı soruyordu. Baktım olmuyor, “Tamam” deyip, bana olan ikazını kendimce tevil ederek, diğer öğünlerimi biraz daha arttırma yönüne gittim. Ama müteakip ilk telefonlaşmamızda annem kahvaltıların durumunu sorduğunda, bulduğum çözümü hiç beğenmedi. Çeşitli sağlık programlarından duyduğu (demek ki ta o zamanlarda varmışlar) “Kahvaltı, asla ihmal edilmemesi gereken bir öğündür” şiarını bana duyurdu. Hâlbuki ben hayatımdan memnundum. Kahvaltısız bir şekilde gayet güzel yaşıyordum.

Bahsettiğim bu son konuşmamızdan sonra, artık telefonda ilk olarak kahvaltı edip etmediğimi soruyor, benden olumsuz cevap alınca üzülüyordu. Yani eğer birinci önceliğim annemi üzmemekse, kahvaltı etmediğim halde, sırf kendisini memnun etmek için artık kahvaltı ettiğimi söyleyebilir ve bunu başarırdım. Ve tanıdığım pek çok insan bu işi bu şekilde çözerdi: Yalan söyleyerek. Yalan mı söyleyecektim? Hem de anneye. İmkânsız kere imkânsızdı.

Ama öte yandan annemin telefondaki endişeli ve üzgün sesi, onu olduğu kadar beni de üzüyordu. Kendim faydasına o kadar inanmasam da, onu üzmemek adına kahvaltıya başlamaya karar verdim. Pekiyi, kahvaltı neydi? Gidip kantinden açma, poğaça, simit gibi unlu mamuller alıp, yurttaki odamda yemek. Yurt ortamında dört başı mamur bir kahvaltı yapacak değildik, herhalde. Aslında zamanla bu yeni sisteme alışmıştım. Sabah bütün oda arkadaşlarımdan daha erken kalkıp, geceden suyunu hazırladığım çaydanlığı odadaki elektrik ocağına koyuyor, kantine ya da markete gidip kendi yiyeceğimden fazla bir miktar oda arkadaşlarım için de o unlu mamullerden alıp, odaya dönüyordum. O sırada çayın altındaki su kaynamış oluyordu. Demleyip bir müddet daha bekledikten sonra, uyanmış olan arkadaşlarımla kahvaltımızı edip derslerimize doğru yola koyuluyorduk. Durumu anneme söylediğimde, o da memnun olmuştu. Belki de en azından bir şeyler yemeğe başladığımı öğrenince sevinmiş ve içi artık rahat ettiği için sonrasında da eşelememişti.

Aslında bugünkü bilgime dayanarak bu bile, en azından sürekli olduğu zaman, sağlıksız (margarin, mayalı hamur, beyaz un) bir beslenme yoluyken, yediklerimize lezzet katması amacıyla, bir müddet sonra mayonezin bu ürünlerle çok iyi gittiğini keşfettik. Ve o sene vücudumuza çok yoğun bir şekilde unlu, yağlı mamuller ve mayonez girdi. Hepimiz henüz yirmili yaşların başlarında ve başımıza geleceklerden bihaberdik.

Bugün hâlâ o senenin ve gene sırf kahvaltı etmiş olmak için çok da faydalı olmayan şeyler yediğim sonraki birkaç senenin muhasebesini yaparım. Acaba hiç kahvaltı etmesem mi benim için daha zararlıydı; yoksa sırf anneme doğruyu söyleyebilmek ya da yalan söylememek adına, “kahvaltı” adı altında yediğim o şeyler mi? Mantığım ve tecrübem ikinci şıkkı işaret ediyor. Pek çok kişinin basit bir yalanla çözebileceği bir durum, bende böyle bir netice verdi.

Şimdi anladınız mı, “Doğruyu, hep doğruyu, sadece doğruyu söyleme”nin neden çok zor olduğunu?

Konuyu bitirirken, kahvaltının artık sevdiğim bir öğün olduğunu, sırf daha tafsilatlı ve sağlıklı bir kahvaltı hazırlamak için evde en erken benim kalktığımı ve bu güzel kahvaltının üzerine bir-iki bardak daha keyif çayı içtiğimi belirteyim.

 

Fuad Okay

 

Fotoğraf - Erva Kara

 

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    13 Kasım 2018 Salı

    Hayatımda iz bırakan bir çok söz var ama Kant'ın bu tespiti bir çoğunun üzerinde yer alır zihnimde; Cömertliğin üç belirtisi vardır: Sözünün eri olmak, gereksiz yere övünmemek ve sorgusuz sualsiz bağışlamaktır. Ah sözünde durmayan anne-babalar, ne büyük zarar verirler çocuklarına. Çocuğa zarar veren geleceğe zarar verdiğini bilmez çoğu zaman. Teşekkürler Fuad Hocam.

YORUM YAZIN