İki Dedim, Dedelerim Daha Ölmedi ki 

İki Dedim, Dedelerim Daha Ölmedi ki 

 

Hapishanenin kapılarına yaklaştıkça geriliyordum. Bu jandarma, polis, asker, noter vesaire beni hep gerer. Şimdiden ellerim terlemeye başlamıştı. Hava da aksi gibi öyle soğuktu ki ellerimin terlemesi onları daha çok etkiliyordu. Bir dal sigara için şimdi birçok şeyden vazgeçebilirdim. Neyse ki Marien’in yanına üstüme sinmiş leş gibi kokuyla gitmiyordum. Bu biraz olsun teselli oluyordu bana. İnsan yaşamını; sonunu aramak üzerine çıkılmış anlamsız bir gezi olarak gören bu kadın neden ve hatta nasıl sigara içmez, bundan rahatsızlık duyardı anlayabilmiş değildim. Bana kalsa toplum içinde çaktırmadan intihar etmeye yarayan bu şey(tütün) yüce olmalıydı.

Onunla tanışıncaya kadar hiçbir şey umurumda değildi. Onunla tanıştıktan sonra pek bir değişiklik olmamıştı. Tanışmamızın ardından o hariç yine hiçbir şey umurumda değildi. Hayır, elbette Aybik güzeldi, Betül şaşırtıcıydı, yazar adam nefret edilesiydi. Ama Marien yaşamaktan daha çok umurumdaydı. Bu dünya onu içerdiği için kıymet kazanıyordu, diğer herkes onu hatırlattığı için ehemmiyet arz edebilirdi.

Kapıda sıra olmuş kalabalık ziyaretçiler birer birer içeriye giriyordu. Bir parça rahatlamıştım onu görür görmez. Kısıtlı vaktimizi heba etmemek için ışıldayan gözlerine bakarak mektuplarda anlatmadığım yaşamımı, tecrübelerimi anlattım. İlgiyle dinliyor, kimi vakitlerde sözümü kesiyor, aklına takılan soruları yöneltiyordu. Açıkçası ne anlattığımın hiç önemi yoktu. Ona kendi hikayesini unutturuncaya değin hikaye anlatmak istiyordum. O kadar hızlı konuşuyordum ki bazen yavaşlamamı öneriyor, yetişemediğini belirtiyordu. Akabinde beni kırmamak için ekliyordu:

-          Biliyorum her şeyi anlatmak istiyorsun ve sınırlamalara karşı kin dolusun.

-          Evet, evet!

Diye inliyordum.

Biraz yavaşlayıp yine anlatıyor, zamanla şevkle tekrar hızlanıyordum, ta ki ayrılma vakti ufukta belirinceye kadar. Duvardaki saati kestane rengi saçlarının ardından takip ediyor, geçen zamana küfrediyordum. İkimizin de karşılaştığımızda parıldayan gözlerimizde sevincin yerini “zamanla” hüzün alıyordu.

-          Demek Aybik güzel öyle mi? (hin bir gülümseyiş vardı yüzünde o sırada.)

-          Güzel evet, ama farklı senden, nasıl denir, beyaz tenli bir kere, sonra gözleri de renkli, farklı yani, boylarınız aynı gerçi, biraz kısasınız, ama uzunsunuz. Ama en güzel sensin, biliyorsun değil mi? Senin parmakların daha ince, narin, tam kararında boyları, onunkiler uzun.

-          Hahaha ben de onu kıskanacak değilim. Biliyorum, bilmem mi, hemen niye savunmaya geçiyorsun, seni terk edebilir miyim bunca kadının olduğu bu yerde hem?

-          Terk etmezsin değil mi?

-          Madem sevmiyor, niye hala o gıcık adamla peki?

-          Bilmem, ölsün istiyor demiş miydim?

-          Seviyormuş demek.

-          Nasıl yani?

-          Sevmediğin biri için böyle büyük bir iyilik istemezsin ki.

-          Sen de benim ölmemi istiyor musun?

-          Sen benim için istemiyor musun?

-          Hep yaşa sen!

Gözlerinin kenarlarına bir çeşit öfke yerleşmişti. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde bu anı daha önce yaşamış gibi hissediyordum. Gözlerime bakmıyordu. Dudağının kenarı seyirir gibi olmuştu. “Hadi, git artık, vakit doldu.” Dedi.  Bunun “defol” demekten ne farkı vardı? 

İkindi ezanı okunuyordu. Rast makamında, içli bir erkek sesi çınlıyordu sokakta. Ağzımdan çıkan dumanlara bakıyordum. Henüz kahvaltı da yapmamıştım. Sigara alacak bir yer bulamamıştım. Hava soğuktu, uykum vardı. Sürekli uykum vardı, sürekli kadınlar tarafından ortada bırakılıyordum. Bana git diyorlardı, ben de gidiyordum lan via. Cami avlusuna girdim, şadırvana ağzımı dayadım, yalaktan su içen çöl kaçkını gibiydim. Caminin kapısının yanında, dışarıda bulunan yerlere oturdum. Ayakkabılarımı çıkartmış, sırtımı soğuk duvara dayamıştım. İçeriye girmek bana göre değildi. Namaza gelen yaşlılara bakıyordum. Onlar da beni süzüyorlardı. Birkaç tanesi selam vermiş, ben de almıştım.

Uzun boylu, beyaz sakallı, süzülür gibi yürüyen, diğerlerince tanınan, eli sıkılan bir yaşlı amca gülümseyerek kapıya doğru yanaşıyor, yanındaki bir çocuğa şadırvanı işaret ediyor, sonra tekrar yürüyordu. Bu adamın gülüşünde, davranışlarında bir çeşit asalet vardı.

Herkesin parmak izleri gibi yürüyüşleri de dünya üzerinde biriciktir. Marien bir ceylan gibi yükselip alçalarak, seke seke yürür. Benim sol adımım dümdüz karşıya bakarken, sağ adımımda ayağım burnunu dışa çevirir. Aybik dans eder gibi yürür, yoldan geçen kim olursa koluna girecek gibi, elleri etrafındaki çiçekleri okşarca dolaşır. Bu Amca savaşı yaşamının bir parçası haline getirmiş komutanlar gibi zaferle ve gururla süzülüyordu. Nitekim aynı zamanda geniş omuzları hafifçe öne düşerek övülünecek bir şeyler olmadığını belirtircesine mütevazı idi duruşu.

Yanımda durup “Hadi, cemaat kaçacak yetişelim,” dedi. Ben kılmayacağımı, biraz dinlenmek için oturduğumu söyledim. Nefes çeker gibi bir kahkaha attı: “Hi hi hi! Tembellik ediyormuşsun gibi geldi delikanlı, din-leniyorsun demek. Peki.”

Herkes bilir nasıl abdest almasını, namaz kılmasını, burası Türkiye. Amca içeri girince, en olmadı ısınırım ne olacak diye geçirdim içimden. Hızlıca çocuğun peşine şadırvana, su içtiğim yere gittim. Abdest aldım. Camiye geri döndüm. Cemaate yetişmiştim. Evet, yaşlıların ağırlıkta olduğu bir yerde işler olağanın dışında yavaş seyrederdi, cemaate yetişmiştim. Yahut sünneti kaçırmıştım. Her ne ise.

Namaz bitince en ön saftaki amca başını geriye doğru çevirdi. Zaten günlerden Cuma değilse camiler en fazla üç saf olurdu. Beni üçüncü safta, sağ tarafında gördü. Gülümsedi, başını eğdi, tespih çekmeye devam etti. Ben yine dışarıdaki yerime, soğuk duvara, kapı yanına yerleştim. Cami avlusunu kestirme diye kullananları izledim. Camiden çıkanları süzdüm. Amca da çıktı nihayet süzülerek. Ayakkabısını giyindi. Çaktırmadan çalışmayı sevdiğimi söyledi, peşi sıra aynı kendine has kahkahasını attı, nefes alır gibi, davetkar ve tiz. Elini havaya kaldırdı, sallamadı, başının hizasında birkaç saniye tuttu ve yürümeye devam etti. İyi birine benziyordu. Abartmıyorum!

Küçükken Salim amcam ne zaman namazı kılıp tespihata kalmasak beni ve kuzenimi azarlar, önce parayı ödeyip sonra hiçbir şey istemeyen müşteri gibi olduğumuzu söylerdi. Yine dua etmemiştim. Belki de o zamanlardan kalan bir inançtı. Bir sigara istesem gökten düşmeyecekti ya. Benim ihtiyacım olan tek şey bir sigaraydı. Bu gerçekten iyi olurdu. Marien de tüttürseydi, bir bankta ben, o ve Aybik denizi seyrederek, oluşturduğumuz bulutları şiir dizelerine benzeterek sabahı etseydik ya… Ben farkında olmadan Marien’in çaktırmadan intihar etmeye yeltenmesini istiyordum. Amca yaman çıkmıştı. Tanrı da eh işte, iyi iş çıkarmıştı bu aydınlanmama sebep olarak.

 

II.

Başlangıçta her şey ufacıktır. Bir kardan adam minicik bir kar tanesiyle başlar. Dünyayı paylaşamadığımız gerçeği, insanlık için küçük bir adımla deklare edilir. Başlangıçta her şey çok ufacıktır. Bir kuarkın gezintisi evrenin habercisidir. Klişeye girmek pahasına, kelebeğin kanat çırpışı diyorum! O adam ufacık, minicik, küçücüktü. Top oynasa acıkırdı. Bir elli ya var ya yoktu. Soğuk gecenin bekçisiydi. Geceyi kim niye beklerdi? Ölüm beklenirdi, ilaçtan şifa beklenirdi, erden mektup beklenirdi. Aramızda kalsın ama, en çok da gelmeyecek olanlar beklenirdi bu çivisi çıkmış dünyada. Gerçekten beklemek öyle bir beklemek olmalıydı ki, balta girmemiş ormanda kişinin kendisini kurtaracak uzay aracını beklemesine benzemeliydi. Ama gece hep gelirdi, zaten misafiri teşrif etmişken, gecenin bekçisi neden beklerdi?

Gecenin karaltısından daha kavruk, gecenin örtücülüğünü, gecenin gizleyiciliğini aciz bırakan kırış yüzüyle o ufaklık geceleyin, gecenin gelmiş olduğundan bihaber bir vaziyette, geceyi beklerdi. Sadece geceyi beklemekle de yetinmezdi. Hazır bunca bekleyiş kuşanmışken üstüne her insan gibi ölümü beklemeyi de eklerdi. Yetmezdi. Eline mi yapışırdı hazır beklemiş, bir de apartmanı beklerdi, apartmanda beklerdi. Bekçi de bekçiymiş he, bana mısın demezdi.

Zenginlerin boyu önemsizdir. Zenginlerin yaşını kimse bilmez. Yetmiş yaşında bir zengin bebekleşse kimse bunu eleştirmez. Bir zengin hep en önde yürür, dimdik, sonsuza yakın özgüveniyle. Bir zenginin arkasında hep birileri olur. Zengin erkekmiş kadınmış fark etmez. Her başarılı zenginin arkasında baş ağrılı birileri de bulunur.  

Depremler oluyordu beynimde. Kafatasımın içindeki denizde aklım o duvar benim, bu duvar senin çarpıyor, beni deliliğin sınırına sürüklüyordu. Kafamın içindeki kaptan rotasını çoktan yitirmişti. Aybik’e “Sen Hindusun, burası da Hindistan,” dememe şu kadar kalmıştı.

Gece bekçisi apartmanın kapısındaki kulübenin ufacık penceresinden bizi süzdü. Ayağa kalktı. Kulübenin kapısına yöneldi. İçinden söyleniyordu. Migrenim öyle ters bir zamanda habersiz yakalamıştı ki beni rüzgarın bile sokak arasında süzülürken çıkarttığı sesler yankılanıyor, söylenen kelimeler anlamını yitiren boğuk gürültülere dönüşüyordu. Emin olduğum tek hece bu söylenme seremonisi esnasında “Hass…”  oldu. Bekçi belki “Hassbinallah!” dedi, belki de “Hassiktir!” dedi. Bunu asla net olarak bilemeyeceğim. Zengin hastamın önünde durdu. Kime geldiğimizi sordu. Zengin hastam onu kale almadan köşesinden sıyrıldı, apartman kapısına yöneldi. Ben ve Aybik ise ikisinden on- on beş adım ötelerinde olan biteni izliyorduk. Aybike, kuşkusuz bekçi tarafınca tanınıyordu. Belki de gerginliğin ve bana olduğunu düşündüğüm kızgınlığın sebebi buydu. Bekçinin hafızasından ona dair bilgileri, hatıraları, selamlaşmaları silmemi bekliyordu belki de…

Bekçi zengin hastamın kendisinden hayli yüksekte olan omzuna elini attı, onunla konuştuğunu söyledi ve durmasını emretti. Zengin hastamın kendine duyduğu sonsuz özgüveni yaralamamıştı bu davranış. Tepeden aşağılayıcı bir bakış attı, bu yer elmasının kim olduğunu, kendini ne sandığını sorguladı. Bir felsefe tartışmasının vuku bulacağını düşünüyordum. Yerden bitme ise olayları Wittgenstein’ın maşası seviyesine yükseltti. İtişmeler yaşanıyordu, bağırışlar eşlik ediyordu, iki karakter de birbirlerine horozlanıyordu. Plana daha ilk adımdan sadık kalmamıştık. Horozlananlardan en çok horoza benzeyen elini cebine götürdü. Bu saatlerde yüzüğü hüküm dağına götürmesi gereken hobbit, horozun silaha davrandığını düşündü. Kendi silahını çekti. Bunu gören zengin hastam durur mu yapıştırdı cevabı. Üstüne çullandı bekçinin. Aybik’le ben nefesimizi tutmuştuk. O kadar hızlı gerçekleşiyordu ki bu olay taş kesilmiştik. Ben patlamış mısır almadığımıza hayretler ediyordum. Silah bir köşeye düştü. Ceplerdeki cüzdanlar, sigara paketleri, kalemler, çakmaklar, anahtarlar ve daha bir sürü tırı vırı dövüş esnasında ortalığa saçılmıştı. Bekçi boyundan büyük işlere kalkışmıştı. Ancak bu işin üstesinden geliyor gibi görünüyordu. Zengin hastamın sağ bacağının ardından kendi sağ bacağını dolayıp göğsünden onu ittirdi. Ünikorn kendisine takılan bu ustaca çelmeyle yere sırt üstü yapıştı. Aybike koluma sarılmış, çimdikliyordu.

Olan biten şeylerin heyecanıyla dumur olmuştum. Nitekim artık olayları soğukkanlılıkla rayına sokması gereken kişinin ben olduğum hakikati içimde bir yerlerde uyanmıştı. Zaten geceleri deliksiz uyuyumaz, sık sık uyanırdım ben. Aybik’in bir ahtapot gibi sardığı kolumu çekip onlara birkaç adım attım. Bekçi zengin hastamın üzerine bir hamle yaparken yere savrulmuş bir kalemi zengin hastam ansızın bu karabasanın boğazına saplayıverdi. Büyük bir tazyikle boğazından kan fışkırıyordu. Aramızdaki onca mesafeye rağmen benim ayakkabılarıma bile erişmişti. Bekçi güçten düşüp tek eliyle kavradığı kalemi sıkı sıkı tutarak kendisini kulübesinin kapısına dayadı. Zengin hastamın yüzüne yepyeni bir ifade yerleşmişti. Beti benzi atmıştı. Kanlanmış eli kalemi nasıl sapladıysa öyle havada duruyor ve titriyordu.

Aybike iki elini ağzına götürmüş boşluğa doğru bakıyordu. Ben bekçiye doğru koşarken bağırıyordum: “Sakın çıkarma!” Sakın! Ben doktorum. Geliyorum, sakin ol!” bu kısa adam bana baktı. Hırıltılı ve kısa nefesler alıyordu. Cılız ve bir kedinin ağlamasına benzer bir nida attı. Doktora aaa diye ağzını açan biri vardı birkaç metre ötemde. Arabada bile çıkarmadığım beremi çıkartıp tampon yapmayı düşünüyordum milisaniyeler içinde. Bu kısacık mesafe bitmek bilmemişti öte yandan. Gözlerini gözlerime dikti. Bir damla yaşın süzülürken parıltısını gördüm. Boğazından kalemi tek hamlede çıkardı. Oluk oluk kan boşanıyordu. Bekçi montu, onun altındaki beyaz gömleği, kravatı, her yanı kızıla boyanıyordu. Benim sözümü dinlememişti. Artık yapacak hiçbir şey yoktu. Birkaç adım ötemde kurtarabileceğim birini daha ölüm almıştı. Kalakalmıştım.

“Ama ben geliyordum, beni beklemeliydin, benim işim seni kurtarmaktı, senin işin beklemekti, neden beklemedin?”

Doğru ya!

Çünkü ben, geliyordum!

 İşin heyecanı yoktu ki. Ben yüzüne baka baka geleceğimi haber veriyordum. Geliyorum diyen ölüm değilse, neden beklensin ki zaten.

 

I/II

Nasıl söylenmez benim gibi biri? İnsanların arzularını yerine getiren bir emekçinin bu denli hor görülmesi, vicdansız zannedilmesi, zevksiz olmakla kalmayıp toplumun günahlarının bir ürünü olarak medyada lanse edilmesi olacak iş midir? Durun durun anlatıyorum. Bazı zaman geliyor sizin aklımdan geçen her detaya vakıf olmadığınızı unutuyorum. Sonra dörtnala koşuyor dilim, durdurana aşk olsun. Gelin görün ki benim işimde öyle esnaf veya devlet memuru gibi bol söze yer yok. Ancak size işimi kestirip atmadan en iyi biçimde tanımlama niyetindeyim. Ben birisinin cebindeki parayla bir başkasının ölüm arzusunu yerine getiren atanamayan Azraillik yapıyorum. Bakın böyle söyleyince herkes için ne kadar kabullenmesi kolay oldu değil mi? Gereksiz bahanelere ve yalanlara ihtiyaç da kalmadı. Bir peygamberin tanrıdan aldığı sözleri insanlara iletmesine benzer bir iş yapıyorum. Ulvi değil bilakis insani bir iş. Hem şunu da söylememe izin verin; haşin ve gaddar bir görünüşünüzün olmasına ya da çıldırmış bir aklınızın bulunmasına bu işte bakılmıyor aslında. Bunlar bir takım uydurmalardır efendim. Bir madde daha ekleyecek olursam -zira sık sık bu soru yöneltilir bana- herkes kendi işinden ne derece haz alıyorsa ben de o derece haz alıyorum. Bazen mesaideyken bitse de gitsek dediğim oluyor olmuyor değil.

 

Özel hayatımda ise o kadar dürüstümdür ki anlatamam. En çok da kendime dürüstümdür. Zaman zaman denk geliyor bir konuşmaya kulak misafiri oluyorum yalanın bini bir para. İnsan hakikaten hayret ediyor. Metrodayım trafik vardan tutun seni canımdan çok seviyoruma kadar. En garip gelen durum ise bazılarının kendilerine yalan söylemeyi başarması, üstüne üstlük kendilerini de kandırabilmeleri. Yani yuh!

 

Bazı geceler kendime soruyorum. Bir seri katille bir kiralık katil arasında ne fark vardır diye. Sonra inanır mısınız sorularım şekil değiştiriyor. Sanki cevabı aynı olan iki farklı soru gibi gözüküyor bu durum. Adın ne ve ailenin sana verdiği isim nedir soruları gibi bir şeyden bahsediyorum. Ezcümle bir süre sonra şunu soruyorum bir kiralık katille bir manav arasındaki fark nedir? Eh görünen birçok fark var şimdi Allah için. Onların üstünde yeri geldiğince dururum da, benzerlikleri ne yapmalı? İşin hakikatinde ikisi de peş peşe öldürüyor, bir seriyi tutturuyor. Sonra filmlerden, kitaplardan bildiğim kadarıyla bu sosyopat ve psikopat tayfası her cinayetinden ödül filan saklıyormuş. Eh kiralık katilde de bir meblağ söz konusu. İkisi de spesifik bir hedefe yöneliyor. Ne bileyim, bana öyle geliyor ki insanların bütün edimleri aynıymış da sanki başka kelimelerle adlandırınca, başka renklere boyayınca farklı oluyormuş gibi.

 

Bakın size ne diyeceğim; ben de anamın karnından sözleşmeli personel olarak çıkmadım en nihayetinde. Hatta size ironik gelebilir -ki şaka yapmıyorum- ben hekimdim bundan yedi sene evveline kadar. Halk arasında doktor olarak anılan bizim tıp dilinde giatros dediğimiz mesleğin erbabı. Laf aramızda kimse giatros filan demiyor ben uydurdum binaenaleyh uydurmasaydım inanmayacaktınız; anlatmasaydım bilmeyecekti; iyileştirmeseydim ölmeyeceklerdi.

 

Şimdi birden aklıma geldi. Geceleyin yalnız kalan her hüzünlü kalbin sahibinin başına gelir bu. Sanki cam açıktır, gökyüzünde ay bulutların ardına gizlenir, içilen sigaranın dumanı meltemle birlikte dağılır ve işte vaktidir birden akla gelmenin. Tüyleri insanın diken diken olur, içinden Azrail geçer bir komşunun bedenini almaya, ölümle beraber gelir birden akla en gelmeyecek olanlar ansızın.

 

Ölüm ne de garip hadisedir. Yalnız insan bilir öleceğini tüm yaşamı boyunca. Yalnız insan ne vakit karşısına çıksa eceli şaşırmaz bundan. Yalnız insanın aklı karışır gözlerdeki ışığın sönüşüne şahit olurken. Yalnız insan ölümden korkar ölesiye, başkasının ölümünde nefesini tutması öteki türlü niye? Kendisi ölmüyorken ötekisinin ölüyor oluşu onda hapşırmış gibi kalbini durdurmasının başka bir sebebi var mıdır?

 

Yalnız insanın, aklına birden gelir, hiç gelmeyecek olanlar. Sarılmak fikri uçuşur başının üstünde. Öyle bir sarmak ki hücreleri hücrelerine katıncaya, ruhunu Afrika’da bir maden gibi sömürünceye kuvvetle... Ölmek geçer insanın aklından nereden estiği belli olmayan bir meltemi araç kılarak. Çünkü tüm var olanlar arasında en sevgili dokunuşlara sahip olan ölüm gibi gelir ona. Bir son olarak gören için nasıl bir kurtuluş vesikasıysa, bir başlangıç olduğunu düşünen için de aynı öyledir. Yalnız insan farkındadır ölümle kuşatıldığının, günün birinde içindeki ateşin büsbütün küle döneceği anlamına gelen teslim bayrağını sallayacağının farkında olan da yine odur. Zerreleri ölü parçalar taşır an be an, içinde bir yerlerde feryat eden parçaları vardır hem ölmekten hem de doğum sancılarından. Dışını, görünüşünü ölülerden bir duvar oluşturur. Yedikleri ya ölmüş ya ölüyordur. Zaman geçtikçe anıların öldüğünü anlar. Yalnız insan, yalnızlığa gark eden sevdiğinin bile öleceğini başından sonuna bilir. Yalnız insanken çıldırmamak elde mi?

 

En unutulmayan ile en unutulmak istenen sarmaş dolaş gezinir tüm geceleri. Sabahın anlamı daima tutunulacak anıların, ölülerin ve ölümlerin üstünün örtülmesidir telaşla. Bahanelerimiz nasıl bardaktan boşanırcasına yağan yağmurları andırır... Sırılsıklam olur gözlerimiz açılır açılmaz. Dilimizin, damağımızın kuruluğu dağılır. Gün gelir genzimize su vururuz. Sonra şişen bir cesetten kurtulmamız gerekir, kokan bir bedenden, mide bulandıran anılardan. İşte yalnız, yalnız bir insan, hüzünle taşıdığı kalbini, açık pencereden gözüken, bulutlu aya bakarak ölüme özlemle kucak açar. Unutuş ancak hatırlayış için vardır. Anımsama tutunacak hiçbir şey kalmayınca bir fidana su vermektir. Yalnız insan önündeki gözlerini gerisine diker, yalnız insan için vardır ölüm, başkalarının ölümü bile yalnız onun içindir, yalnız insanın aklına birden gelir böyle en gelmeyecek olanlar.

 

Her şey tastamam olmalıdır. Masanın üzerinde bir bardak kahve, kül tablasında bir paket sigara, elmacık kemiklerini yakarak ilerleyen bir iki damla yaş. Her şey tastamam olmalıdır. Bilekte kan, kanda zehir. Her şey tastamam olmalıdır işte uyumak yarım yamalak bir taklit ve zaten eğreti durur yalnız insanın üzerinde. Hiç hoş manzarası yoktur apartman dairelerinin İstanbul’da. Ne bir kıra açılır pencere ne övülen deniz gözükür kolay kolay. Yeşil, yemyeşil bir orman korkutucu, tekinsiz, bu yüzden demir parmaklıklı bir hapistir bu şehirde. Evlerin içi bile küçücüktür. Üstelik an be an çığıran saatlerle doludur tüm duvarlar. İmkânsızdır buranın yerlilerine dehşeti anlatmak. İliklerine işlemiştir bu şehir. Yalnız insanın memleketi ölüm değil de neresidir öyleyse?

 

Yalnızların canlarını sahiplenmiş bir koca yüreğim ben. Enaniyet kokan bir tanımlama da değil bu. Nasıl olsun? Bir çöpçünün işi ne denli zor, meşakkatli ise o denli zor ve meşakkatlidir bu iş de. Hem memnun da değilim ki bundan, bir çöpçü ne kadar memnun değilse işinden. Yalnızlar çöpleri değil midir hayatın? Onlar yalnız benim göz zevkimi bozmuyor ya? Eşeleyin hafızanızın derin mezarlığını siz de göreceksiniz onlardan kaçındığınız her köşe başını. Bir inanç ya da bir tahmin olacak şimdi söyleyeceklerim; sanki yalnızlar, yalnız olmazlar da zamanla, yalnızlık onların sürekli kaderi... Bir yalnız gelincik tarlasında papatya gibi açar, göçen kaz sürüsünde kargadır sesi. Sohbet esnasında kelimeleri yalnızlık kokar ve hatta o da farkındadır ki bunun bastırsın diye bu ağır havayı sigarasından sigara yakar. Sussun istersiniz yalnızlar, çekilsinler bir kenara, n'olur kaybolsunlar ki yalnızlar, en azından kalabalık bir seremonide kaçmasın ağzımızın tadı dersiniz. İşte bazılarınız, yalnızca imkan sahipleri, tamda bu hususta, tamda bu noktasında zamanın ceplerini karıştırır. Bir kartvizit bulur. Kan kırmızı bir kartvizittir bu. Üstünde simsiyah rakamlar vardır, bu rakamlardan müteşekkil bir numara. İsim mi? İsmi lazım değil. Gariptir benim telefonum çalar her aramada...

 

Fotoğraf : Yusuf Güroğulları

 

 

Paylaşınız:

Muhammet Sevra Durmuş

Muhammet Sevra Durmuş

Kasım ayının ilk haftasının son demlerinde İstanbul'da doğdu. Bütün tahsil hayatı aynı şehirde muhtelif okullarda, spor salonlarında, mahallelerde geçti. Lisansı felsefe alanında olup yüksek lisansı halen sürmektedir. Eskrimde minikler Türkiye üçüncülüğü, karetede mavi kuşağı, poligonda %80 başarılı atış oranı bulunmaktadır. Güzel olan her şeye meftun olduğu bilinmektedir. Amatör olarak pipo, pul, para koleksiyonu oluşturdu. 10'dan fazla ülkeye gitmiş olmasını, yetiştirdiği gardenya bitkisini ve sahip olduğu dostlarını en büyük başarıları olarak gördü; yerli yersiz her ortamda bu başarılarını dile getirdi. Şimdilik ölene kadar hayattadır.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN