Deli Cezo

Deli Cezo

  Yorgun  geçen bir günün ardından okuldan eve dönerken, içinden ‘İnşallah, bugün evde misafir yoktur, dinlenirim’ diye geçiriyordu. İlçeden şehre gelen her akraba onların evinde konaklıyordu. Hastaneye gelen, alışveriş için gelen herkes. Öyle ki köye sık gitmediği halde sadece kendi köylülerini değil, civar köydeki akrabaları, aile dostlarını da şehirde tanımıştı. Ev iki oda bir salon, sobalı. Misafir gelmesi demek, her yerin yataklarla kaplanması, gürültü, uykusuzluk demekti onun için.

Kapı zilini çaldı, kardeşi açtı kapıyı. İlk işi misafir olup olmadığını sormak oldu. Kardeşi bezgin bir şekilde, var anlamında kafasını salladı.

-Kim, peki?

-Ben de tanımıyorum. Hatta annem de daha önceden tanımıyormuş.

Meraklandı bu sefer. Montunu girişteki elbise askısına asıp içeri girdi. Babasıyla sohbet etmekte olan adam ona döndü, “Maşallah, büyük oğlan bu demek. Allah bahtını,ömrünü açık etsin” dedi babasına. Yaklaştı, adamın ellerini öptü. Kısa bir hâl hatır faslından sonra geçti köşede, yerde bir mindere oturdu.

Sohbetlerine kaldıkları yerden devam etti misafirle babası. Adamın kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini nasılsa sonra detaylarıyla öğrenirdi babasından. Şimdi adamı izlemeye koyuldu. Yaşlı, saçlarını dipten kazıtmış, ezilmişliğini, belki de bütün hayatını ayna gibi yansıtan bir yüz. Meczup bir hali vardı adamın. Ellerini kollarını abartıyla sallayarak konuşuyor, arada bir sesini çok fazla yükseltiyor, yükselen sesi bazen iniltiye dönüşüveriyordu.

Elleri kocamandı. Yüzü kuraklıktan çatlamış bir çorak toprak gibiydi. Gözlerinin rengi solmuş, bıyıkları tütünden sararmış, sırtı hafif kamburlaşmıştı. Babası adama Cezo ağabey diye hitap ediyordu. Sonradan öğrendiğine göre asıl ismi Cezair’miş. Deli Cezo dermiş tanıyanlar.Kendisi de zaten Cezo deyince, ‘Deli Cezo’ diye düzeltirmiş. ‘Delilik ayıp mı? ’ diyerek…

Babasıyla misafirin sohbeti uzayacağa benziyordu.Kendi ve kardeşinin yatağını küçük odaya yapan anneleri, onlara artık uyumaları gerektiğini söyleyince, merakına rağmen yatmak zorunda kaldı. Ertesi gün akşam eve geldiğinde misafirleri gitmişti. Babasına adamın hikayesini sordu ısrarla.Kıramayıp anlatmaya başladı babası.

Cezo bir deli oğlan. Yaş 17, yerinde durmaz, kabına sığmaz. İri yarı olduğundan – iyi de güreş tutarmış - köyde herkesi canından bezdirmiş, kimse ilişemezmiş. Kardeşleri başka köye göçmüş, anasıyla yaşar. Fukara mı fukara, bu yüzden kimse kız da vermez. Tarla tump yok, elalemin işine gider, karın tokluğuna çalışır.

Dağ başında bir köy, doğru düzgün yolu yok, suyu yok. Derelerden gelen su hiçbir şeye yetmiyor. İçsinler mi, bostanlarını mı sulasınlar… O azıcık su da üstteki köyle ortak. Yukarıki köylüler keyifleri dolana kadar kullanıyor, sonra aşağı köye bırakıyor suyu. Bu yüzden sürekli kavga kıyamet... İki köyden de kaç kişi davalık su yüzünden.

Birgün yine su meselesinden dolayı iki köy karşı karşıya geliyor. Millet kazma kürek ne varsa elinde, savaşa gider gibi gidiyor yukarı köye. Onlar durur mu tabii, onlar da Allah ne verdiyse, atını itini nallayan toplanıyor meydana. Kıyasıya bir kavga, yeneni yok. Çoğunun kafa göz dağılmış. Jandarma falan çağırıyor ihtiyarlar, yoksa ayrılacakları da yok. Jandarma kavgayı dağıtıp, aşağı köylüleri de köylerine gönderiyor. Ama bu seferki kavga öyle unutulacak cinsten değil. İki taraf da intikam planları yapmaya o geceden başlıyorlar.

Aşağı köyün muhtarı, köyden samimi olduğu birkaç kişiyi evine çağırıyor o akşam. Hepsinin yüzünden düşen bin parça. Muhtar biraz ağız arıyor önce, sonra bakıyor ki hepsi intikam ateşiyle yanıp tutuşmakta. Ağzındaki baklayı çıkarıveriyor.

-Ağalar, bu iş böyle olmayacak. Tarlamız, bostanımız kuruyor. Bebeler susuz kalıyor. Bu işin mahkemeyle, jandarmayla çözüleceği yok. Kavgadan da sonuç alamıyoruz.

Susup bir sigara sarıyor. Gözlerinin içine bakarak dinleyen adamların merakı artıyor. Sabırsızlıkla sigarasını yakmasını bekliyorlar.

-Ee muhtar, söyle bakalım çaresini, bizi çağırdığına göre, bir şeyler düşünmüşsün belli ki.

-Evet, düşündüm ağalar. Bu işi bir kişi çözer. Kan dökülmeden çözülmeyeceği aşikar. Yukarı köyden bir kişinin kanı akarsa suyumuzu belki de tamamen almış oluruz.

Dinleyen köylülerin gözleri alev alıyor. Bir anda köyün yanışını seyreder gibi oluyorlar.

-Sen ne diyorsun muhtar, adam öldürmek kolay mı? Hem caiz mi?

-O zaman böyle sürüp gidecek. Nüfus her sene artıyor. Birkaç seneye bırak bağı bostancı, içecek su bulamayız.

-Hadi diyelim razı geldik. Kim yapar bu işi, kim hayatını ateşe atar. Sıkıyönetim kalkmamış hala, dava bile etmeden asarlar alimallah!

-Ben düşündüm ağalar. Siz he deyin, gerisi bana kalmış.

-Biz he desek ne olacak ki muhtar, bizlik ne var? Madem bizden biri yapmayacak bu işi…

-Olsun. Hapiste kim bakacak adama, ailesini kim geçindirecek?

-Kimi düşündün muhtar, de hele.

-Bu işi yapsa yapsa Deli Cezo yapar. Bir yaşlı anası var. İşi gücü yok, tarlası tumbu yok. Kaybedecek neyi var. Hem hapiste çalışmaz en azından, yattığı yerden karnı doyar.

-Cezo yapar, delidir. Az aklına girdin mi tamam. Ama yazık olur oğlana muhtar, zaten doğduğundan beri gün yüzü görmemiş garibim. Kalktı büyüdü yırtık,yamalı pantolon, bir kap yiyecek var ya da yok, onu da anasıyla yer.

-İyi diyorsun ya işte, zaten hayatı hayat değil. O kendini feda eder, hepimizi kurtarır.

Muhtara karşı çıkmayı denemediler. Çünkü gözlerinden belliydi, aslında kararını vermiş, planını yapmış. Sadece uygulamaya geçecek, ama yarın iş dallanıp budaklanırsa ya da Cezo mahkemede şaşarsa, iş kendi üstüne kalmasın diye suça ortak arıyor. Hem onların da işine geliyor, her gün kavga dövüştense, buna rağmen susuz kalmaktansa belki gerçekten de bu bir kurtuluştu.

-Peki muhtar sen bilirsin. Nasıl olacak peki?

-Siz orasını bana bırakın.

  Ertesi gün köyün mezrasında bir köylünün ekinini biçen Cezo’nun yanına gidiyor. Kimselere görünmeden. Bu işi bilen sadece dün gece konuştuğu adamlar. Gençler, kadınlar duyarsa iş karışır, belki daha vukuat olmadan jandarmaya ya da karşı köylülerin kulağına gider mevzu, neme lazım. Oturtuyor Cezo’yu, anlatıyor. Sen öyle delikanlısın, şöyle yiğitsin. Senin bileğini büken adam yok civarda. Garibimin yüreği kabarıyor dinledikçe. Gururu okşanıyor. Sonra mevzuya giriyor bizim ki:

-Bizi bu dertten ancak sen kurtarırsın evladım. Yazık bu köylüye, susuzluktan kırılacağız hepimiz. Bağ bostan kurudu, yakında ekmeğimize katık bulamayacağız. Senin yüreğin, bileğin hepimizi kurtaracak.

-Nasıl olur ki muhtar? Elbette yaparım ne gelirse elimden. Yeter ki suya kavuşalım.

- Yukarı köylüler rahat durmaz oğul, yarın bir gün toplanıp gelirler yine cenge. Kavgada bir adam düşerse onlardan, tırısa kalkıp kaçarlar köylerine. Bir daha da kimse ilişemez ne bize ne suya.

-Birini mi vuracağım yani muhtar, ne söylüyor senin dilin?

Laf uzun. Muhtar ağzından giriyor, burnundan çıkıyor razı ediyor deli oğlanı: “Anana biz bakarız, hem daha iyi bakarız, yediği önünde yemediği ardında olur. Bir köy bir yaşlı kadına mı bakamayacağız? Hem sana da hapiste bakarız,paran eksik olmaz, üstünü başını getiririz. Dışardasın, özgürsün, hayatın daha mı güzel sanki. Yattığın yerde hem senin karnın doyar, hem ananın. Üstelik de köyün kahramanı olursun. Yedi köyde söylenir ismin. Hapisten çıkınca krallar gibi karşılanırsın.”

Ertesi gün gerçekten de yukarı köylüler tam tekmil geliyorlar. Kavga başlıyor yeniden. Muhtar babasından kalan eski tabancayı vermiş Cezo’ya, nasıl kullanacağını da öğretmiş. Kavga daha şiddetlenmeden Cezo çekiyor silahı, ilk gözüne kestirdiği adama ateş ediyor peşpeşe. Herkes donup kalıyor olduğu yerde. Cezo’ nun vurduğu adam yerde kanlar içinde. Kısa bir sessizlikten sonra feryat figan kopuyor. Kavga bıçak gibi kesiliyor tabi. Yukarı köye koşarak haber veriliyor.Köyde kalıp kavgaya gelmeyen yaşlılar at sırtında karakolun yolunu tutuyor.

Jandarma gelince Cezo kendiliğinden teslim oluyor tabii. İfadesi alınıyor, olay belli, herkes şahit, cinayeti işleyen Cezo. Atıyorlar hapse. İlk duruşmada otuz yıl veriyor hakim. Bütün köylüler mahkemede, Cezo hala olayın farkında değil sanki, gururla karşılıyor cezayı. Dönüp köylülere gülümsüyor, ‘Sizi ben kurtardım’ der gibi. Jandarmaların arasında elleri kelepçeli duruşmadan çıkıyor. Köylüler salona dizilmiş. Karşı taraf hakaretler, tehditler savuruyor, ama aşağı köylülerden ses yok. İlk orada şüphe yürümüştü kafama, diyor Cezo seneler sonra olayı anlatırken, “Ama o hengamede üstünde durup düşünemedim.” Diğer köyden gelen iki kardeşi ve zavallı anası gözyaşları içinde son kez sarılıyorlar Cezo’ya. Jandarma, vedayı çok uzatmadan alıp götürüyor mahkumu.

Cezo hapse girdikten sonra bir iki kez ziyaretine geliyor muhtar ve köyden birkaç kişi. Üç beş kuruş para birkaç parça elbise bırakıyorlar. “Anan bize emanet, senin aklın dışarda kalmasın” deyip gidiyorlar. Bir daha da görünmez oluyor köylüler. O zaman tel yok telgraf yok köyde. Haber de alamıyor kimseden. Kardeşleri ayda bir ancak geliyor ziyaretine. Anasını alıp kendi yaşadıkları köye götürmüşler. Bizim köylüler neredeler, anama bakmadılar mı, diye sorsa da geçiştiriyor kardeşleri. Meselenin rengi belli oluyor ama artık yapacak hiçbir şey yok. Birkaç sene sonra mahkeme Cezo’yu başka şehirdeki bir hapishaneye sevkediyor. Gittiği şehir çok uzak. O zaman araba tek tük, kardeşlerinin de arabaya verecek paraları yok. Senede, iki senede bir ziyaretine giden kardeşleri, zamanla hiç gidemez oluyor. Velhasıl Cezo ağızsız dilsiz 20 sene yatıyor. Para yok, haber yok...

Cezasının bitmesine on sene kala bir af çıkarıyor hükümet. Koğuş bayram ediyor adeta. Herkes bağıra çağıra kutluyor affı. Yarın çıkacaklar. Cezo’dan çıt çıkmıyor. Birkaç mahkum sorsa da sebebini, Cezo cevap vermiyor. Ertesi gün yüzbaşı, başgardiyanı çağırıp bilgi alıyor tahliyeler hakkında. Gardiyan diyor ki, “Herkes çıktı, bir kişi hariç.”

-Nasıl yani, kim çıkmadı, niye çıkmadı, deli midir oğlum af vurmuş, herkes koşarak gider.

-Cezo var, deli derler. Onu yerinden kımıldatamadık. Konuşmuyor da bizimle komutanım. Ranzasında yatıyor öyle.

-Çağırın gelsin.

-Emredersiniz komutanım.

Cezoyu getiriyorlar komutanın karşısına. Don atlet, onlar da eski mi eski, yırtık mı yırtık.

-Oğlum deli misin niye çıkmadın içerden?

-Ben iyiyim böyle komutan, ellemeyin.

Komutan sinirleniyor.

-Oğlum deli etme beni. Ben kalayım olur mu, günün dolmuş çıkacaksın. Biz seni zaten atarız dışarı ama ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum, sebebini merak ettim.

-Komutan, benim beş kuruş param yok. Buradan çıksam değil memlekete gitmek, hapishaneden şehrin içine gidemem. Üstüm başım yok. Burada mahkumların eskileriyle yaşar giderim. Don atlet gezerim. Kimsenin beni gördüğü yok. Bak hele komutan, ben böyle nasıl çıkayım dışarı, nere gideyim, nasıl gideyim?

 

Gözleri doluyor komutanın. Başını çeviriyor öbür tarafa, belli etmemek için. Komutan ki ihtilal görmüş, işkence görmüş, ölüm görmüş, ilk kez belki de bu kadar derdinden bir sızı duyuyor yüreğinde.

-Sen git koğuşuna, ben çağırırım sonra, diyerek Cezo’ yu gönderiyor.

Kendi evine haber gönderiyor iki askerle. “Hanıma söyleyin, benim eski kıyafetlerden birkaç tanesini versin, alıp gelin” diyor.

Sonra gardiyanlara, askerlere durumu anlatıyor. Aralarında biraz para topluyorlar. Kendi maaşından cebinde kalanın tamamını veriyor. Cezo’yu öyle çıkarıyorlar içerden.

Cezo diyor ki sonradan olayı anlatırken:

Mahpusta okur yazar bir adam vardı. Benim hikayeyi dinleyince, “Zor iş Cezo. Bir yanda su, bir yanda özgürlük. Allah kurtarsın” demişti. İşte o günden sonra gece gündüz kendime sorar oldum:

Su mu, özgürlük mü?

 

Yusuf Güroğulları

Fotoğraf : Gülcan Aksu

Paylaşınız:

Yusuf Güroğulları

Yusuf Güroğulları

 

1980 yılında Erzurum'da doğdu. İstanbul'da yaşıyor.

 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN