Mavi Uzaylılar

Mavi Uzaylılar

Tarih de hatalar da tekerrür etmez, insan “unutur”.

(Âfâkî)

Herkese benim inandığımı düşündükleri yalanları söyledim. Yalanlarımın gerçekleşme korku­sundan korkuyordum. Ama kaçmadım bu sefer. Köşeye sıkıştırılmadım. Canımı da ruhumu da acıtmadılar. Nefesim de kesilmedi. Yürüdüm bütün cadde boyunca. Her zamanki yüzleri ardı­na saklandıkları maskelerinin kölesiydiler. Bunun farkındaydılar, ama anlamak mı istemiyor­lar yoksa anlamıyorlar mıydı?

Köyün her zamanki sabahlarından bir tanesi değildi. Köylüler sadece bir şeye odaklanmışlar­dı.  Her biri ellerinde tuttukları, nereden geldiklerini bilmedikleri mavi yaratıkları seviyordu. Ama nasıl bir sevgi… Kalplerinde kendi elleriyle parçaladıkları duygulardan geriye kalan güzellik ve iyilik kırıntılarının, varoluş sebepleri dışında büyüyerek avuçlarından akıp gidişi uzaylı mavileri besliyor ve bu yaratıklara güç veriyordu.

Yalanlarım büyüyüp gerçek olmamalıydı. Ayrıca ben böyle bir yalan söylememiştim. Böyle bir şey düşündüğümü de hatırlamıyordum. Yalanlarım ve düşüncelerim o kadar çoktu ki her şeyi unutmuş olabilme ihtimalini unutmuşum.  

Korkum giderek büyüyordu. Ben yine de cadde boyunca yürüyordum. Bu yaratıkların ileride neler yapabilecekleri konusunda hiçbir fikrim yoktu. Beni taktıkları maskelerle kandırarak önce güvenimi kazanan sonra ben farkına varamadan bir ucube gibi beni zehirleyen, kanatan, yalanlar söyleyerek “bir ağaç altı” olan bu hayatı yaşanmaz bir hâle getiren bu insanlardan artık intikam alabilirdim.

Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise, cennete çeker.

“Yalan”dan sakının, “yalan” fücura, fücur ise cehenneme götürür.

Bu sefer yalan söylemek yoktu. Hangi yalanı kime söylediği­min hesabını tutmak, yalanlarım ortaya çıkmasın diye sürekli insanlardan kaçmak; insanla­rın, söyledikleri yalanları ört pas ederken benim yalanlarımı sürekli ayyuka çıkarmalarına maruz kalmak, benim yaptığım hataların aynısını sanki kendileri yapmıyormuş gibi davran­malarına seyirci kalmak... Bunların hiçbiri artık hiçbiri yoktu. Sadece düşünmem yeterliydi.

İstersem, insanların kalplerinde kalan son iyilik parçacıkları ile beslenen bu yaratıkları, zavallı köylülerin asla kopamayacağı evcil hayvanları haline getirebilir ve onları mavi küçük dost­larımın kölesi yapabilirdim yahut kendi çocuklarına verecekleri sevgiyi, merhameti ve ilgiyi tamamıyla bu yaratıklara vermelerini sağlayabilirdim. Ve onların çocukları bu sevgisizlik iklimi içinde büyürdü. Tüm hayatlarını aile sevgisinden, dünyanın güzelliklerinden bihaber yaşar ve uzaylı mavileri -tıpkı aileleri gibi- kendilerine saplantı ve hastalık haline getirirlerdi. Ve onların çocuklarının çocukları, çocuklarının çocuklarının çocukları... Ya da insanlar bu yeni ev hayvanlarına tam bağlandıkları anda küçük mavi dostlarımın ruhlarını ait oldukları yere gönderip, cansız bedenlerini geride bırakırdım. Sabah uyandıklarında onlar için kendi elleriyle hazırladıkları yataklarda mavi sevimli dostlarımı ölü halde bulmaları bana çektirdikleri acılara karşılık olabilirdi. Birçoğu bu yaratıkların, Tanrı’nın onlara verdiği bir lütuf olduğunu düşünüyordu. Oysa birçoğu Tanrı’ya inanmadığını çeşitli hal ve hareketlerle belli eder, çoğu zaman -doğ­rudan olmasa da- dile getirirlerdi. Köydeki herkesi ilk defa bu kadar mutlu görüyordum. Ve artık benimle ilgilenmiyorlardı. Sanırım bu, Allah’ın bana verdiği bir hediyeydi.

***

Aman Allah’ım!.. Gerçekten de bu düşüncelerime benzer şeyler oldu. Köylüler, uzaylı ma­vileri ellerinden hiç düşürmemeye, her yerde onlarla vakit geçirmeye, kendi evlatlarını dahi ihmal etmeye başladı. Çocuklar da tıpkı aileleri gibi davranıyorlardı. Artık köylüler ve çocuklar etraflarında varolan bütün hayata algılarını kapatmışlar ve ilgilerini kaybetmişlerdi. Evde, işte, okulda, tarlada, yürürken, koşarken, evlenirken... Uzaylı mavi­ler hayattaki her şeyin önüne geçti. Hatta insanlar, bu yaratıklara o kadar bağlandılar ki bir­çoğu onlar yüzünden yaşamlarını yitirdi. Mesela kimisi uzaylı mavisine o kadar dalmıştı ki yürürken bir çukura düştü ve hayatını kaybetti. Bir diğeri arkasından hızla gelen aracın sesini duyma­yıp altında feci bir şekilde can verdi. Kimisi ise uzaylı mavisini kaybetti ve bir başkasınınkine sahip olmak için katil oldu. Ve daha nicesi bu tarz olaylar yüzünden vefat etti.

***

O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir.

Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise “unutmuş”lardır. Allah her şeye şahittir.

Köyün her zamanki akşamlarından bir tanesi değildi. Bunu hissediyordum. Karanlık, geceyi dingin bir şekilde sarsa da daha bu saatlerde önceleri evlerin kapalı olan lambaları bu akşam ilk defa ışıl ışıl ışıldıyordu. Evimin bulunduğu tepeden aşağıdaki hanelerin içindeki mutluluğu görebiliyordum. Ancak içimi kemiren düşünceler de yakamı bırakmıyordu. Köylülere karşı duyduğum nefret elime geçmiş olan “düşündüğüm her şeyin gerçeğe dönüşmesi” fırsatıyla daha da büyüyordu.

Tek kurtuluşum uyumaktı. Uyursam her şeyi unutacaktım. Her düşündüğüm dakika beni daha da yoruyordu. Bir şey beni ayakta tutuyor, bir başka şey ise beni düşüncelerimden tamamen vazgeçirmeye çalışıyordu.

Peki, bu kadar acının karşılığında, ben bu insanlara gene mi boyun eğecektim? Beni, taktığı maskelerle zehirlemelerine seyirci kalacak, maşa gibi kullanmalarına izin verecek, yavaşça yok etmelerini mi izleyecektim? Tanrı’nın beni bir ucube gibi yaratması benim suçum değildi.

İçimi ferahlatan bir rüzgâr düşüncelerimi benden aldı, yerine sanki mavi bir meleğin düşünce­lerini bıraktı. Mavi, buradaki insanlara huzur veriyordu; benim için ise düşüncelerimin deni­zinde oluşturduğum küçük dalgalarla boğuşmamın nedeniydi. Çünkü bana göre mavi gizem­di. Gökyüzü, güneş, ay ve yıldızlar… Bunların hepsi birer gizemdi ve hepsi mavinin içinde saklıydı.

Arkamı dönüp hafiflemiş bu düşüncelerimle yatağıma doğru giderken evlerin çatılarında bir hareketlilik başladı. Binlerce evin çatısında, binlerce uzaylı mavi aniden belirdi. Gökyüzündeki yıldızlar­dan aşağıya doğru süzülen ışıklar, bu mavi yaratıkların bedenlerinin içerisinden geçiyordu. Sanki onlardan bir şeyler alıyordu. Tıpkı uzun zamandır yaratıkların, insanların kalplerinde kalan son güzellik ve iyilik kırıntılarını sömürdüğü gibi... Uzaylı maviler verdikleri şeyden memnun, kendi etraflarında deviniyorlar ve yaptıkları hizmetten büyük bir zevk duyuyorlardı. Birden ışıklar yükselerek yıldızların içine girdi. Gökyüzünde gözleri kör edecek şiddette büyük bir ışık patlaması gerçekleşti. Birkaç dakika dış dünyanın görüntüsü kayboldu. Gözlerim yavaş yavaş tekrar görmeye başladığında köyde her şey olduğu yerdeydi. Ortalıkta olağandışı bir şey gözükmüyordu. Sanki biraz evvel hiçbir şey olmamıştı. Bunun ne anlama geldiği hakkın­da bir fikrim yoktu. İçimdeki ses bana uyumamı sadece uyumamı söylüyordu.

Yatağıma uzanıp yastığa başımı koydum. Gözlerim ise acele etmeden kapandılar. Biraz evvelki içimi ferahlatan rüzgâr pencereden girerek yüzümü okşadı ve içimdeki huzur tekrar büyüdü. Bu huzur beni dinlendiriyor ve korkularımdan uzaklaştırıyordu. Uykuya dalmadan rüyalarım başladı. Uykuyla rüya arasında bir yerlerdeydim. Aşağıdaki köylülerin, gözlerimin önünden teker teker geçtiğini gördüm. Surat ifadeleri belirsizdi. Acı mı çekiyorlardı yoksa mutlu muydular yoksa şaşırmışlar mıydı? Hiçbiri bana bakamıyordu. Hepsi gözlerini benden kaçırıyordu. Birkaçı benimle konuşmaya çalışıyor, fakat kendilerinde o cesareti bulamıyordu. En sonunda içlerinden bir çocuk üzerime atladı ve boğazıma yapıştı: “Lütfen! Daha fazla düşünme, yalvarıyoruz sana. Daha fazla düşünme!” diye bağırdı ve koşmaya başladı.

Herkes hızlıca köyün meydanındaki büyük ibadethaneye ve saat kulesine doğru koştu. Binler­ce kişi, binlerce yaratıkla gökyüzünde ışıldayan binlerce yıldızın altında,  köyün meydanında­ki ibadethanenin ve saatin kulesinin önünde toplandılar. Saat kulesinin devasa akrep ve yel­kovanı, zamanı kaçırmış da yakalamaya çalışıyormuş gibi hızlıca dönmeye başladı. Herkes o noktaya odaklanmış ve adeta hipnotize olmuştu. Evimin olduğu yamaca doğru koştum. Gökyüzü karıştı. Gökyüzü, güneş, ay ve yıldız hareket ediyor, kendi aralarında yer değiştiriyor, bir gündüz oluyor bir gece oluyordu. Te­peye vardığımda gözlerimi kapadım, dizlerimin üzerine çöküp avuçlarımı semaya doğru aç­tım:

“Rabbim bizleri bağışla.”

Gözlerimi açtığımda yerde mavi bir kutu buldum. Kutuyu yerden alarak doğruldum. Kapağını açtığımda, meydanın ortasındaki saat kulesinden akrep ve yelkovan, kadranından fırlayarak kalabalığın ortasına sap­landı. Bunun şiddeti ile ibadethane ve saat kulesi arasındaki zeminde bir çatlak oluştu. Açılan çatlaktan mavi bir ışık, yıldızlara doğru yükseldi. Bu mavi yarık bütün uzaylı mavileri içerisine doğru çekti. Kısa bir süre sonra ise çatlaktan devasa boyutta tek gözlü bir uzaylı mavi fırladı. Herkes dehşete düştü. Mavi ışık yıldızlara çarparak yeryüzünde büyük bir mavi daire oluştur­du. Evimin bulunduğu tepe hariç her şeyi içerisine alarak yavaşça dönemeye başladı. İnsanlar, tek gözlü uzaylı mavi, köy, gökyüzü, güneş, ay ve yıldızlar… Hepsi bu mavi dairenin oluştur­duğu girdabın içerisine girerek daha da hızlı dönmeye başladı. Bütün her şey mavi bir spi­ral hâlini alıp elimdeki kutunun içine girdi.  

Birden uyandım ve kucağımda o mavi kutuyu buldum. Kutuyla birlikte dışarı çıktım. Güneş parlıyordu. Herkes uyanmıştı. İçimde büyük bir huzur vardı. Hayatım boyunca kendimi hiç bu kadar hafiflemiş ve iyi hisset­memiştim. Bulunduğum tepeden aşağıdaki insanlara baktım ve mavi kutunun kapağını hafifçe araladım…

Paylaşınız:

Volkan Gemili

Volkan Gemili

1985, Mersin doğumlu. Ankara Anadolu Özel Arı Lisesi mezunu. Lisans ve yüksek lisanstan Erzincan Üniversitesi’nden mezun. Bitirme tezini ve yüksek lisans tezini Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalından verdi. Bitirme tezinde “Postmodernizm ve Portmodern Kavramlar”, yüksek lisans tezinde “Ahmet Mithat Efendi’nin Roman ve Hikâyelerinde Roman Tekniği Üzerine Düşünceleri” konularını çalıştı. Şu an ise Erzincan Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, doktora öğrencisi...  Mesleği, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Evvela liselerde yaptı bu mesleği. Şu sıralar ise Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi. Dergah, Güncel Sanat, Telgraf gibi dergilerde öykü ve eleştirel denemeleri yayımlandı. İnceeleyen, Okumakayrıcalıktır ve Mavimelek gibi edebiyat sitelerinde öykülerini yayımladı.  Güncel Sanat ve Turkish Studies gibi uluslararası hakemli dergilerde akademik çalışmaları yer almaktadır. Lakin Yayınlarından 2014’te çıkmış “Memleket Küçük Hikayeleri” isimli akademik bir çalışması vardır. 

 

 

 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN