Pollyana'ya Bir Mektup

Pollyana'ya Bir Mektup

 

Ölmüş sanılan bir kalbi yeniden keşfetmek tıpkı ölümü tadıp tekrar hayata erişmek gibi oluyordu.”

Okuduğu cümlenin ağırlığıyla yerinden kalktı, geçen yıl çiçeklenmeyen menekşelerini pencerenin güneş alan kısmına yerleştirdi. Gönlünde ilk kez sahici bir bahar yaşamış, o da ölmüştü.

Başlangıcı da bitişi de belirsiz bir hikayenin kıyısında kalmış, nefesi kesilmişti.

Günler birbirini kovalıyor, o ise gönül kafesinde çırpınıp duran rengarenk muhabbet kuşlarının çığlıkları arasında başka hiçbir sesi duymuyordu.

Aklında iki cümle vardı.

"Dünyada evlat acısı ve sevilenlerin ölümünden sonraki en büyük acıdır bu. Yaşamasaydın eksik kalırdın, iyi ki yaşadın."

Ne yaşamıştı, göğünde hangi şarkı söylenmiş ve hangi ses şimdi ölümün içinde yitip gitmişti bilmiyordu. Tek bildiği ilk günkü gibi değildi. Eksilmişti.

 Hayatımızdan biri eksildiğinde bildiğimiz bir dili unutma mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyoruz. Hataya düşüp aynı dili bir başkası ile konuşmak istediğimizde hayal kırıklığına uğruyoruz.

İnsan, cennet bahçesinde hiçbir canlıya düşmeyen bir kelime ile nasiplendiğini unutmuştu. Halbuki tek tek isimler verilirken, nisyan ile hatırlanacak olanın yanına bu yazıda hiç geçmeyecek olan bir kelime düşmüştü.

Yazar, vaktiyle birine anlatmak istediği halde anlatamadığı bir hikayeyi burada anlatmak istiyordu. Çünkü gidenin de kalanın da belli olmadığı bir hikayede yaranın nasıl bir iz bırakacağını kestiremiyordu. O süreçte insan biriktirmek de makul gelmiyordu, yalnızlığı biriktirmek ve yalnızlığa birikmek en olması gereken gibiydi.

İnsanlar ile Allah'a giden yollarda defalarca yürüdüm. Yerimde saymak bir yana daha da karanlığa düştüm. Rengimi buldum derken yitirdim. Ham bir meyve gibi ellerimde olgunlaşıp rengini bulacak dediğim her yürek, toprağımı çöle çevirdi. Göğümü şenlendirecek dediğim her çarpıntı içimde bir depreme sebep oldu. Kuyunun dibinden gelen ses için ellerimi uzattıkça o kuyunun dibinde buldum kendimi.

 Halbuki hissettiğim şuydu: "Kalplerimiz büyük bir sanatkârın akort ettiği iki güzel keman gibi birbiriyle tamamıyla ahenkli, aynı şarkıları çalıyordu."

Değilmiş.

Şimdi yalnızca Allah’ın ve annenin merhametine sığınabilirsin.

O da merhamet yüklü bir “yol” istemişti yaratıcıdan. Yolda karşılaştığı bir ses;

Ben ise hangi çağa ait olduğumu bilmeden, sığıntı gibi hissediyorum. Hiçbir gönle sığmayı becerememiş, sonra asıl gönül sahibine sırtımı dönmüş gibiyim. Tutunamıyorum.

- "Kendini yeniden var etmeye çalışıyordun; göçebe kaldın."

Bu ses ben midir, benlik midir, yoksa bende eksilene benzemek midir şu dünyadaki borcum?

Yaşadım ve gördüm ki ben insanlara sığamıyorum, insanlar da bana yetmiyor artık. Diyorum ki benim nasibim de yol olsun. İnandığım ve değişmeyen tek gerçek: "Dünya tek toprak ve Allah'ın." derdim. Şimdi bir de diyorum ki "Kalp, tek toprak. Bölünmez, parçalanmaz. Dağıtılmaz. Dağılırsa toparlanmaz. Kendi kendini bitirir."

Unutma.

Kalpte bir boşluk taşımak kalpte bir insan taşımaktan daha ağır bir yük. Kalp, insana sığmaz. İnsan, kalbe sığmalıdır. İnsan en çok kendi kalbine sığmalıdır. İçinde öyle bir hikâye büyütmüşsün ki kalp toprağın yetmiyor, o hikaye seni çürütüyor.

 Hislerim, topraktan bir çiçeği söker gibi kökleriyle koparılmış gibi. Çünkü her gün yüzlerce kelime tenime batıyor, her an bir uykudaymışım gibi canım yanarak uyanıyorum.

İçim bir ip sarmalı gibi birbirine dolanmış. Onlarca renk ip var, mavinin peşine düşüyorum, ucunu bulabileyim, varsa bir düğüm çözeyim, sonrasında yoluma bakayım diye, o da olmuyor. Maviden, yeşile, yeşilden siyaha bir yol buluyorum en son. Siyah, çünkü hiçlik.

Bir büyücü kazanına düşmüş gibisin ya da Penelope'un geceleri söküp gündüzleri ördüğü kefeni giymiş gibi. Ne ölebiliyorsun, ne yaşayabiliyor. Odysseus gibi peşine düşebileceğin, ulaşmak için çaba sarf etmeni gerektiren bir amacın da yok. Savrulmayı seçiyorsun. Mektuplara olan inancını kaybettiğini söyleyip “son mektup”u yine sen yazıyorsun. Çünkü Pollyana’ya hiç mektup yazılmamıştı.

"Sana bu son mektubu

Artık senden mektup beklemediğimi söylemek için

yazıyorum Pollyanna

Son şiirini yazmaya cesaret edememiş bir şair olarak"

Çünkü yazmak, seni var eden değil de senin var ettiğin bir sızı. Kendi sızını anlayabilmek için.

".. kendi kendinize kaldığınızda, başkaları için yazdığınızı bilerek yine de kendinize yazarsınız... Şiir, öykü, roman, hepsi birer mektuptur, adreslerini bilmediklerimize; yanıtsız kalacak mektuplar. Zaten yanıtsız kalması istenmiş mektuplar."

 

  BÜŞRA ÇELİK

  Fotoğraf : Gülcan Aksu

Paylaşınız:

Büşra Çelik

Büşra Çelik

1995 senesinde Trabzon'da dünyaya geldi. İlk ve ortaöğrenim ardından Fatih Gelenbevi Anadolu Lisesi'nden 2013 yılında mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başladı ve 2017 yılında mezun oldu. Şu anda Istanbul'da özel bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN