ROMANA DAİR BİRKAÇ SÖZ

ROMANA DAİR BİRKAÇ SÖZ

Roman kendi iç gerçekliğine sahip bir türdür. Aslında romanın gerçekliği insanın kendi iç gerçekliğidir. Bu yüzden roman okuyucusu daha ilk sayfadan itibaren yeni bir dünyaya adım atmanın bilincine varmasına rağmen, sayfalar ilerledikçe şahsi tecrübeye çok yakın bir duyguyla kendisine eşlik eden olayları yadırgamaz. Sanatın gerçekliği ile hayatın gerçekliği arasında öyle bir saydamlık vardır ki insan kimi yerlerde hayatın mı sanatı yoksa sanatın mı hayatı kovaladığını anlayamaz. Hakikaten bazen anlatsam roman olur yahut romanda karşılaşsam inanmam, tarzındaki cümleler bu basit gerçekliği kenarından köşesinden bize duyumsatır. O zaman yüzümüzde hafif bir tebessümle kendi kendimize sormadan edemeyiz: Yaşanmışlığı bir sanat eseri haline getiren nedir? Ya da muzip bir bakış bir kenardan bize şöyle diyebilir:

Proust mu?

Ben okudum. Baştan sona sosyete hayatı.

Dostoyevski mi?

Birkaç fakirin aç karnına yumurtladığı zırvalar.

Faulkner mı?

Şu köleliği bitirin kurtulsun şu siyahiler...  Cümleler bu şekilde devam edip gidecektir. Kendisine indirgendiğinde hiçbir varlık bu acımasız dişlerden kurtulamayacaktır ve nihayetinde sanatkâr da bir insandır fakat ciddi bir okur bütün bunların üstünde sanatın altın rengi ışıltısını görür. Sanatkâr, Platon’un mağarasında insanlara güneşi anlatmaya çalışan insandır. Bu açıdan bakıldığında Baudelaire ve Rimbaud gibi şairler için neden “görünmeyenin ardındakini gören” ifadesinin kullanıldığı daha iyi anlaşılıyor. Yahut Dostoyevski’nin romanlarında onca sefaletin arasından bizi kendi varlığını kabul ettirmeye zorlayan şeyin ne olduğunu görüyoruz: metafizik endişe.

Tolstoy’un romanlarının bütününe sinen ruh budur. Hatta, neredeyse onun eserlerini dilinden düşürmediği bir cümlesiyle özetleyesim gelir: “Öleceğiz ve mezarımızda otlar bitecek.”  Bütün ömrü bu cümlenin etrafında ve bu cümleyi aşıp ötesiyle barışmak için kurduğu cümlelerle doludur. Her cümlesini bir haber almak için kuyuya sarkıttığı ip gibi uzatır. Dostoyevski Tanrı bana bütün ömrümce azap verdi, der. Yeraltı adamı sonsuz bilme iştahının önünde yükselen duvarı kabul etmek istemez. Bir duvarın ötesinde daha da ötesinde bir şeyler olduğu duygusuyla onu kamçılayan yine metafizik endişedir. Orada iki kere iki dört etmez. Bunu bilir ve sadık bir mümin gibi başta kabul ederiz. İşte bu, baştan beri anlattığımız ölçüye teraziye gelmez iç gerçekliktir. Dahası ise romanda teraziyi elinde tutan da odur. Kurgu onunla şekillenir. Teknik dediğimiz şey onun emrindedir. Bakış açısı buradan ayarlanır, dokunduğu en ince yüz çizgisine varıncaya kadar her ayrıntıyı oluşturacağı bütünlükte romanın ahengine uydurur ve bir sanat eseri olarak yerini alır.  

Mehmet Gül

 

Fotoğraf : Melahat Tataroğlu

 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN