70'li Yıllarda Çekilen Filmlerin Toplumun Bugünkü Davranışına Etkileri

70'li Yıllarda Çekilen Filmlerin Toplumun Bugünkü Davranışına Etkileri

Yetmişli yıllarda ben onlu yaşlarımdaydım. Çocukluk ve hatta ilk gençlik çağlarımın geçtiği Erzurum’da, o yıllarda dört-beş sinema vardı. Televizyon da henüz hayatımıza girmediğinden, sinema önemli eğlencelerimizden biriydi ve bilhassa ilk zamanlarda neredeyse her hafta sonu sinemaya giderdik.

O zamanlar Türk filmleri, az çok tahsilli insanlar tarafından beğenilmez ve tercihler hep yabancı filmlerden yana kullanılırdı. Bu bahsettiğim yıllarda biz de defalarca sinemaya gitmemize rağmen, bunların içinde Türk filmi olanlar “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler”, “Nasrettin Hoca” gibi, ben olmasam annem ve babamın gideceklerini hiç zannetmediğim çocuk filmleriydi. Yani başrol oyuncuları Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ediz Hun gibi artistler olan ve hemen hepsinin konusu aşk olan filmleri sinemada hiç seyretmemiştik. Aslında bunun bir istisnası vardır ama o da Erzurum’da değil. Altmışlı yılların sonlarında, İstanbul Levend’de, 2003 yılında bombalanan HSBC Bank’ın arsasında olduğunu tahmin ettiğim bir yazlık sinemada, açık havada Türkan Şoray’ın oynadığı bir Türk filmine gidişimizi hatırlarım. Ona gitme sebebimiz de, herhalde yazlık sinema keyfini yaşama arzusuydu. Buna karşılık o yılların birer sinema klasiği olan “Taras Bulba”, “Doktor Jivago” ve hatta ilk ikisi kadar olmasa da klasik sayılabilecek “Avare”yi Erzurum sinemalarında seyretme şansını yakalamıştık.

Levend’de seyrettiğimizi saymazsak, Klasik olarak tanımlanabilecek ilk Türk filmlerini Erzurum’da televizyon yayınlarının başlamasıyla birlikte seyretme imkânı bulmuştuk. O yıllarda haftada dört gün olan yayının Cumartesi geceleri programında son olarak birer sinema filmi oynatılırdı. O da dönüşümlü olarak “bir hafta yerli - bir hafta yabancı film” uygulamasıyla ekranlarımıza gelirdi. Artık on iki yaşındaydım ve o ana kadar bu tür filmleri neredeyse hiç seyretmediğim için, filmler hakkındaki genel görüşüm, ailenin diğer fertleri gibi olumsuzdu. Ama filmleri sonuna kadar, başından kalkmadan seyrederdik, o ayrı. Televizyondaki bütün programları; sevelim, sevmeyelim bir vazifeymişçesine seyrettiğimiz zamanlardı. Komedi olanlar tabii ki daha hoşumuza giderdi.

İlerleyen yıllarda o senelerin yeni nesil Türk filmleriyle de tanışmıştık ama benim gözümde halen daha belirli bir ilerleme yoktu. Doksanlı yıllara gelince bir takım televizyon kanalları sürekli eski Türk filmlerini oynatmaya başladılar ve bir şekilde halkın ilgisini çekmeyi başardılar. Benim direncimin kırılması da bu yıllara rastlar. Artık kanallar arası gezinti (zapping) yaparken, bilhassa siyah-beyaz bir Türk filmine rastlarsam, onu tercih ediyor ve genellikle sonuna kadar seyrediyordum. Şüphesiz beni buna cezbeden bir takım unsurlar vardı. Bir kere filmlerdeki görüntü kalitesi, hele ki renkli ilk filmlere göre çok yüksekti. Sonra, İstanbul’un bin dokuz yüz altmışlı, yetmişli yıllardaki halini görmek hakikaten etkileyiciydi. Ama senaryo, artistlerin sanat gücü, çekim teknikleri, beğenebileceğim nitelikte olmaktan çok uzaktılar. Bunları yazarken okuyucularımın üstünde, “müthiş sinema bilgisi olan bilge bir kişi” imajı çizmekten de fevkalade imtina ederim.

İşte daha en baştan beri Türk filmlerinde dikkatimi çeken bir özellik, o yıllarda iyice pekişmişti. Siyah-beyaz ve ilk renkli Türk filmlerinde sıkça işlenilen bir konu vardı: İstanbul’da güzel bir konakta (genellikle de Boğaz’da bir yalı) yaşayan zengin ailenin yanına, taşradan ya da tercihan bir köyden gelen, daha eğitimsiz ve kültür seviyesi daha düşük bir akraba. Bu gelen akraba genellikle başrol oyuncusu kadındır ve İstanbul’a ve modern hayata uyum sağlamakta zorluk çeker. Konakta yaşayanlara göre daha bir “dan-dun” konuşur, görgü kurallarından bîhaberdir.

Hepinizin bildiği gibi, taşradan gelen kız, iyi karakteri; konaktakiler de kötü karakteri canlandırmaktadır. Kızın dan-dun, kaba-saba konuşmasına karşılık konak fertleri gayet nazik bir biçimde konuşmaktadırlar. Konuşmalarında nezakete en değer verenlerse, yapmacık, içten pazarlıklı ve eğer erkekse bir de efemine tavırlı biridir. Böylece insanların kafasına, konuşurken nezaket kurallarına dikkat eden insanların olumsuz, bu tür kaygıları olmayanların ise “saflığını ve dürüstlüğünü korumuş has Anadolu insanı” olduğunu ince ince işlemeye başladılar.

Yıllar geçtikçe iş şirazesinden iyice çıktı. Anadolu’dan İstanbul’a göç inanılmaz bir şekilde ivmelenerek artmış, bu da kültürel bir yozlaşmayı beraberinde getirmişti. Bu durum o yıllarda çekilen filmlere aynen aksetmiş, artık tabir-i caizse makbul bir insan olmanın ilk şartı “kaba-saba biri olmak” olmuştu. Anadolu’dan gelen “saf ve değişmemiş iyi karakter” artık sadece kaba-saba konuşmakla kalmıyor, galiz küfürler de ediyordu. Ona göre ilk yıllardaki örnekler kadar olmasa da, daha düzgün konuşan karakter ise, üçkâğıtçı, yolsuzluklar yapan, işini bilen kişiyi canlandırıyordu.

Velhasıl-ı kelâm, doksanlı yıllara geldiğimizde, halkımız artık konuşurken nezaket cümlelerini kolaylıkla bir tarafa itmiş; işin en üzücü tarafı ise, bundan zerre kadar kaygı duymaz hale gelmişti. Başta belki İstanbul’a Anadolu’dan gelmiş insanın beğenisini kazanmak amacıyla başlatılmış nu hareket, maalesef “Nazik kelimelerle konuşan insanlar normal değildir.” hükmüne varılmasıyla sonuçlanmıştı. Elbette kimseden ağır, ağdalı ifadeler beklemeyecektik, ama basit nezaket kuralları da göz ardı edilmemeliydi.

Aslında bu durumun oluşmasında, bahsettiğim Türk filmlerinin yukarıdaki tutumunu sebep olarak gösteriyorsam da, tek unsurun bu olmadığı ve hatta bu konunun bile daha eskilere dayandığı bir gerçek. Geleneksel gölge oyunumuz Karagöz ve Hacivat’ta bile daha düzgün kelimelerle konuşan Hacivat’ın olumsuz, daha kaba-saba konuşan Karagöz’ün ise saf, içten pazarlığı olmayan ve daha dürüst karakteri canlandırdığı herkesçe bilinir. Bu son örnekte hakir gösterilen unsurun sadece nezaket değil, tahsilin de olduğu bir vakıadır ama oralara girmeyeceğim.

Yazıyı bitirirken normal olanın ve aslında “olması gerekenin” nezaket olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum.  Dolayısıyla, karşınızdaki insanın hak etmediğini düşünüyorsanız bile, konuşurlarken nazik bir dil kullanın. En azından belki elli yıl sonra “Zamanında böyle bir akım başlamıştı.” diye yazan birileri çıkar.

Fuad Okay

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    12 Kasım 2018 Pazartesi

    Gizli bir servet düşmanlığına da rastlamak mümkün bu yılların filmlerinde. Zengin olmak ancak bir takım kötü yollara sapmak ve birilerinin hakkına el uzatarak mümkündür. Okuyup yazanlar Aptala meyilli ve saf ancak hiç bir şeyin sahibi olamazlar. Bilim insanı karakterlere rastlamak pek mümkün değil. Ancak tarihten kaba kuvvetle meseleleri çözen kahramanlara rastlayabilirsiniz. Bizleri bu yollamı zehirlediler dersiniz?

YORUM YAZIN