Topia

Topia

 

“Gücüme ne kadar güvensem,

bu derece çok savaşçı ile karşılaşmak,

 hepsi ile dövüşmek benim için de güçtür.”

-Homeros

Şimdi ne yapacağımıza karar verme zamanıydı. Ya hep beraber hapse girecektik ve kimimiz intikam hayalleri kurarak bu bedeli ödeyecekti, kimimiz tüm umudunu kaybetmiş bir vaziyette çarşaflardan yapılmış bir kravatta sallanıyor olacaktı. Ya da birazdan polis yanına kattığı Hasan’ı aramıza geri bırakacak ve bunların tümünün bir şakadan ibaret olduğunu söyleyecekti.  İyisi mi bütün olayları en baştan anlatayım sizlere ve belki böylece bu bekleyişi tüketmiş oluruz.

Temmuz ayının vıcık vıcık sıcağında planladığım banka soygunundan payımı almak üzere Tarlabaşı’nda bir çıkmaz sokağa doğru ilerliyordum. Yürüyerek ilerlediğim yolun bir kısmı dik yokuşlardan bir kısmı çakıllı, bazı yeri asfaltlı, bazı yeri betonlu yüzeyi illaki nanayı yemiş bir vaziyetten ibaretti. Anlayacağınız güzelim İstanbul’a hiç mi hiç yakışmıyordu bu manzara. Öyle ki bir tarafta erguvanlardan, menekşelerden, şimdi her yanda göze batarcasına uzanmış lalelerden bahsederken; öte yanda ısırgan otlarından, dikenlerden, solmuş ve kokmuş bitkilerden bahsediyordum. Doğrusu bir ara bana düşen meblağı şehrin bu kısmının ıslahı için, en olmadı toptan yıkımı için bağışlamayı düşünmedim değil.

Sokakların birinde bütün sokağın bombalanması emriyle süzülen bir uçak tahayyül ettim. Beni bu sürece ittiren ise düpedüz baştan aşağıya marka takım elbisemin bir paçasını mahveden bir kadın idi. Bu kadın tüm aldırmazlığı, utanmazlığı, arsızlığı üzerinde bir eylemle kendi pis mi pis, eski mi eski, yırtık pırtık bir halıyı yıkarken Arap sabunuyla suyun o iğrenç haltını olanca dikkatsizliğiyle üzerime yönlendirmişti. Sanki sokak onundu, sokağın içinde ne varsa da onun namına hareket etmek mecburiyetindeydi. Bu öfkeyle kabaran halimle dilimden yine de yalnızca “kahretsin!” minvalinde ne idüğü belirsiz, anlamdan yoksun bir ünlemin dökülmesi de hayret uyandırıcıydı. Bir başka sokağa girdiğimde ise bir başka manzara bu sokağa yönlendirilmiş altın yumurtlayan tavuk sürüsünü tahayyül etmeme imkân tanıdı. Bunun sebebi besbelli kendi hallerinde oyun oynayan çocuklardan başka bir şey olamazdı. Kimi seksek, kimi yılan, kimi saklambaç, kimi körebe… Tarlabaşı’nda çocuklar kreşe gitmiyordu; sokağa çıkıyorlardı. Yetimhanede kaldığım zamanların derin özlemi doğmuştu içimde, camdan uzanan salçalı ekmeğin sahibi olan eli göremediğim zaman. Neyse bu denli duygusallığın yettiği kanaatindeyim.

Nihayet o çıkmaz sokağa gelmiştim. Soygunu planlarken özellikle bilgileri gizli tutmuş, kimsenin kimseyi bilmediği bir durum yaratmaya çabalamıştım. Böylece aramızdan biri yakalansa dahi diğerlerini satmak durumu ortaya çıkmayacaktı. Bu başarılı planın akabinde paylarımızı dağıtması içinse bir başka kişiyi görevlendirmiştim. Her çantanın kendine ait bir şifresi vardı, bu şifreyi çanta sahipleri biliyordu yalnızca, dağıtımı üstlenen kişi çantaları azıcık kurcalarsa çantanın içinde kimyasal bir tepkime ortaya çıkacak ve paralar kullanılmaz olacaktı. Ayrıca kendi payımın güvenliği için diğer tüm birbirinden habersiz soygunculardan ayrıksı olarak ben her birinin, ıncığna cıncığna varıncaya değin tüm bilgilerini biliyordum.

Bu çıkmaz sokak benim payımın konulacağı yerdi, telefonuma gelen mesaj açıktı, gidip x adresli evin bahçe duvarının ardından çantayı alacak yoluma bakacaktım. Fakat işte burada olaylar beklenmedik bir biçimde cereyan etti. Bir anda benimle beraber üç kişi daha çantaya; bu x adresli eve doğru yürümeye başladı. Ben bunu en başında bir rastlantı olarak ele almıştım, hâlbuki alın yazısı Narkissos gibi kendine hayran olunmasını ister. Saniyelik bir süreç içinde çantanın dört köşesinden her birimiz tutmuş çekiştiriyorduk, birkaç saniye sonra sözlü kavgalar başlamıştı, birkaç saniye sonra yumruklu bir kavga kopmak üzereydi, birkaç saniye sonra nezarethaneye düşmüştük. Ekleyelim baştan sona kadar aklımda sürekli bir şarkının dönmesini: bana kaderimin bir oyunu mu bu?

   Hava kararıncaya değin susmuştuk, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, bir cenaze evindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Kalkıp gitsem ayıp olacaktı, otursam canım sıkılıyordu. Üstelik ben cenaze namazı kılmayı bilmem, bilmemeyi bırakın tanrıya inanmam… Dışarıdan memurların kundura ayakkabılarının sesleri geliyordu bazen, bazen bağrışmalar işitiliyordu ve hepimiz ne olduğunu merak eden gözlerle parmaklıkların ötesindeki kapıya bakıyorduk. Nihayet adı Hasan olan eleman ayağa kalkarak bana doğru yanaştı. Klasik ismini söyleme, tanışma bahsinden sonra diğer iki kişi de bu muhabbete dâhil oldu. Üstlerinden başlarından anladığım kadarıyla onları tasvir edeyim de kafalar bir netleşsin. İlk olarak Hasan; ne bulduysa üstüne geçirmiş bir adam, fakir belli, ama safça bir tipi var, anladığım kadarıyla bu muhitin adamı, söylediğine göre evi barkı da yok, ne iş olsa yaparımcı bir eleman anlayacağınız. İkincisinin adı Sami, kıvırcık saçlı, orta direk biri, ömrü boyunca karı kız kovalamış gibi gözüküyor, ama evliymiş, olasılık hanım köylü diye tabir edilenlerden, zaten sonradan söylediğine göre karısı çalışıyormuş bu evde yatıyormuş, oh ne ala memleket anasını satayım diye geçiriyorum içimden. Şu sonuncu tip bir garip, hiçbir fikrim yok, ayakkabısı lüks bir marka ama gömleği pazar malı, konuşurken bazen hiç kullanılmayan eski kelimeleri telaffuz ediyor bazense ağzından yabancı dilde kelimeler kaçırıyor, anlayacağınız ne emmeye geliyor ne gömmeye denir ya işte bu adam için bu tabir, ismini de atlamayalım tabii, Bülent. Bu kadar konuştuk benim adımı da duyun rahatlayın, Nihat benim adım, sizinle tanıştığıma hiç mi hiç memnun olmadım, zorla mı?

Bundan sonra olaylar iyice garipleşti ki sormayın gitsin. Evvela herkes bu çantanın kendisinin olduğuna pek bir emin, içinde ne var diye soruyorum buna cevap vermeye yanaşan da yok. Hadi benim durumum açık, içindeki paraların çalıntı olduğu bir öğrenilse yirmi sene haybeye hapis yatacağım, bunlara ne oluyor diye düşünmeden edemiyorum. Bir vakit sonra Hasan güzel bir teklifle geldi, birbirimize güvenelim anlatalım, buradan sır çıkmasın vesaire. Kimse bu teklife de yanaşmadı. Bu sefer bu Bülent denen tip, yemin edelim böylece güvenebiliriz falan fistan geveledi, e be dallama diye buna bir giriştim, ulan ben kutsalı olmayan, müptezel herifin tekiyim sizin öyle olmadığınızı nereden bileyim? Oturdu öyle malak gibi.

Bir ara polis geldi sabah salacakmış bizi çantanın sahibi de çıkarken alırmış çantayı, çantanın sahibi kim belli değil ki diye üsteledik; “yine kavga edin, yine içeriye alırız. Burası boş bu havalarda,” dedi, dalga geçiyor aklınca bizimle gavat herif.

Artık çantanın sahibi olduğumu kanıtlamam lazımdı, önce şu güven olayını halletmem gerekiyordu. “Hep beraber bir suç işlersek bu suçta hepimiz parmağı olduğu için kimse kimseyi yarı yolda bırakamaz…” dedim. Kabul ettiler ama nezarethanede de öyle suç işleyebileceğimiz bir durum yok, zor iş anlayacağınız, kimin parasını çalabiliriz, birbirimizin mi?

Sonra Hasan: “Telefonla uzaktan bir suç işleyelim,” dedi, iyi güzel fikir, suç ne olsun peki diye düşünürken Sami: “Cinayet ancak dışarıdan halledilirse dahi suç olur öteki türlü suç olması zor.” Buna da kabul. Adımları kesinleştirdik, lazım olanlar para, dedektif, kiralık katil, öldüğünde nerede olursak olalım haber alabileceğimiz biri. Liste basit ama bu listedeki şartları sağlamak zordu. Ben parayı hallederim dedim, Sami dedektifi üstlendi, Bülent kiralık katil, Hasan’a da ölecek kişi kaldı. Birbirimizin adamlarının birbirlerinden haberleri olamayacak, yine güvenilmez olanı bulacağız. Bizim soygunun adam öldürmeli olanı bu.

1 saat sonra plan tıkır tıkır işledi, Hasan babasını öldürtmüş bize manyak herif. Neyse ki artık deli meli güvenecektik birbirimize. Herkes olayını, çantada ne olması gerektiğini anlattı. Beni zaten siz biliyorsunuz, bir daha dillendirmenin yeri değil. Bu Sami tam kılıbıkmış, dedektifi karısını izlemek için tutmuş, karısı bunu aldatıyor mu aldatmıyor mu diye. Ama olay elinde patlamış salağın, karısının illegal işleri çıkmış ortaya, dedektif de bunların kaydını kuydunu toplamış koymuş çantaya. Şimdi çanta burada açılsa herifin karısı hapsi boylayacak, bundan anlatmıyormuş. Bülent’in işi daha çetrefilli, adam senaristmiş, ama başarısız senarist. Belli zaten, karakteri yok ki adamın, bir o yanda bir bu yanda, şaştım. Tenhalarda menhalarda… Neyse, bu Bülent’in eline yaratıcı hikâyecilik kurslarından birinde öğrencisi olan bir eleman on numara bir senaryo okutuyor. Bülent de o biçim kıskanıyor pek tabii. Çocuğa yalvar yakar, yok olmuyor, bu da öldürtüyor çocuğu, senaryo da çantada. Şimdi çanta açılsa hem çocuğun imzalı senaryosu ortada olduğu için boşu boşuna adam öldürtmüş olacak, hem de yakalanacak. Hepimiz de bir bile bile lades durumu var. Siz haklı olarak soruyorsunuz Hasan ne ayak, Hasan sokakta yatıyor dedik ya, adam çantayı görmüş içinde ne var belli değil ama üç tane kafadar çantaya gidiyorsa kıymetli bir şeydir diye o da çantada hak iddia etmiş. Beni kızdıran babasını öldürtmesi oldu. Biz baba-ana nedir bilmiyoruz, adam sanki ebeveyn zengini birisini öldürtüyor bir güven hadisesi yüzünden.

Buraya kadar her şey iyi anlaşma sabaha kadar bekleyip sabah çantanın içinde ne var diye bakmak. Ve fakat bu Hasan şerefsizi polisi çağırıp bağırmaz mı abi bunlar böyle böyle benim babamı öldürdü telefondan diye. Kayıt feşmekân varsa yandık anlayacağınız. Çanta da gitmiş oldu. Sizin kaldığınız yer de aynen burası.

 Şimdi doğal olarak kafanızda sorular var. Olmalı da zaten. Ulan bu kesin bilgi dediğimiz şey, iki insanın birbirine güvenmesi dediğimiz şey bu kadar zor bir hadise mi? Dört kişi birbirine güvenecek diye bir adam öldürüyor hiç mi vicdanları sızlamıyor? Çanta da ne var müdür, onu açıkladın mı, öyleyse nerede ben mi kaçırdım? Şimdi bu Hasan’a yavşak desek doğru muyuz, yanlış mı? Yağmur resmen, sorular yağıyor. Gelin bundan bir gün sonra ne oldu onu anlatayım.

Hasan bizden ayrı hücreye konulduğu günün öğleninde yanımıza getirildi. Koca teşkilatta söylediği hakikate kendini inandıracak bir polis bulamamış. Eh tabii bizden özür dilendi saldılar bizi. Hasan’ı da birkaç saat sonra bırakacaklarmış, devlet memuruyla şaka olmazmış. Biz çıktık üç kişi çantayı açmaya çalışıyoruz, hepimizde başka şifre var tabi. Yok anam, bana mısın demiyor? Üç rakam bir yanda üç rakam öte yanda, olasılık deryası. Biz oturduk banka, arkamızda polis merkezi, dene babam dene, dene babam dene. Bu arada hasan da çıkmış yanımıza geldi, yalvardı yakardı bana, abi bunlar şerefsiz adamlar, senin paran pulun var, köpeğin olayım affet, bir kusurdur işledim, bana da bin lira fişekle vesaire. Herifin çenesinden bıktığımdan olur dedim. Bilmem kaçıncı deneyişimiz, klik diye bir ses geldi. Daha çantada ne var diye bakmadık halay çekiyoruz sokağın ortasında.

Yorulunca düştük banka tekrar açtık çantayı bir de ne görelim, saçma sapan saatler. Bu Afrikalı, karakaşlı, kara gözlü kardeşlerimizin sattığı saatler. Toplandığımız çıkmaz sokağa nasıl depar attık anlatamam. Bahçenin duvarının arkasına eğildik, e burada da çanta manta yok. Benim çantayı alıp Fransa’ya mı kaçtılar, bunun senaryosunu Afrika dillerine mi çevirecekler, bu herifin karısına şantaj mı edecekler… Hepimizi geçtim bu Hasan’dan ne istediler ulan!   

Paylaşınız:

Muhammet Sevra Durmuş

Muhammet Sevra Durmuş

Kasım ayının ilk haftasının son demlerinde İstanbul'da doğdu. Bütün tahsil hayatı aynı şehirde muhtelif okullarda, spor salonlarında, mahallelerde geçti. Lisansı felsefe alanında olup yüksek lisansı halen sürmektedir. Eskrimde minikler Türkiye üçüncülüğü, karetede mavi kuşağı, poligonda %80 başarılı atış oranı bulunmaktadır. Güzel olan her şeye meftun olduğu bilinmektedir. Amatör olarak pipo, pul, para koleksiyonu oluşturdu. 10'dan fazla ülkeye gitmiş olmasını, yetiştirdiği gardenya bitkisini ve sahip olduğu dostlarını en büyük başarıları olarak gördü; yerli yersiz her ortamda bu başarılarını dile getirdi. Şimdilik ölene kadar hayattadır.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN