"ŞİİR SANDIĞIYLA" ANKARA MEVKİ HASTANESİ KORİDORLARINDA 

"ŞİİR SANDIĞIYLA" ANKARA MEVKİ HASTANESİ KORİDORLARINDA 

                                                                                                                                  

 

S.Y: Kıymetli hocam merhaba.

İ.Ç: Merhaba efendim merhaba.

S.Y: Siz bekleme salonuna gelene kadar hayat hikâyenizi bir kez daha hızlıca okudum. Erzurum’daki vekil öğretmenliğinizden kısa bir süre sonra bu kez öğretmen olarak Kırıkkale’ye, oradan da yeni durağınız olan Pendik Lisesi’ne geldiniz. Öğleden sonra tedaviniz olmadığını öğrenir öğrenmez koştura koştura buraya geldim.

İ.Ç: Merhaba efendim hoş geldiniz. Başhekimden izin almanız zor olmamıştır umarım. Maalesef aşırı sıcağa rağmen bekleme salonunda sorularınızı yanıtlayacağım zira rahatsızlığımdan ötürü bahçeye dahi çıkartmıyorlar. Evet, bahsettiğiniz gibi az da olsa memleketim Erzurum’da mesleğimin ilk dokunuşlarını hissettim. Malumunuzdur ki baba ocağından ayrılmak canıma zor geldi. Erzurum’dan sonraki ilk durağım 78’in nisanına kadar kaldığım Kırıkkale oldu. Ne yalan söyleyeyim bir yandan üzülüyor bin yandan da seviniyorum. Üzüntüm, meslektaşım Fransızca öğretmeni Cahit Yeşilyurt ağabeyimi orada bıraktım. Beni Nuri Pakdil’le tanıştıran da oydu, Satranç Dersleri şiirimi yayınlamaya vasıta olan da o… Yahut oralar belki mesleğimin ve şiirlerimin ilk göz ağrısı. Sevincim ise;  yıllardır hayalini kurduğum edebiyat mahfilleriyle daha yakın olacağım. Hayırlısı olsun ne diyelim.

S.Y: Ah çekişinize bakılırsa bütün bu saydıklarınızın üstünde sıla hasreti var. Hocam isterseniz buradan yani en başından başlayalım.

İ.Ç: Olur. Yaklaşık yedi-sekiz senedir görmedim Erzurum’u. Kolay değil ilk ve ortaokulu ilçemiz Oltu’da, lise ve üniversiteyi Erzurum’da okudum. Çocukluğum ve ilk gençlik çağlarım Pikkir Köyü, Oltu ve Erzurum üçgeninde geçti. Ata yurdumun insanı bana türlü türlü ilhamlar verdi. Benim gibi öğretmen olan babam bu ilhamı ben doğmadan hissetmiş olacak ki adımı “İlhami” koymuş. Tabi ki bu işin latifesi. Babam, şimdileri yanımda olsa doğru düzgün yemek yemeyen, sigara ve çayı başköşesinde konuk eden oğlunun bu ismini geriye alır, “Cefa” ismini koyardı sanırım.

S.Y: Aslında ben de tam bu minval üzere size sorularımı yöneltecekken konuya siz giriş yaptınız hocam. İlham demişken isterseniz söyleşimizin ana temasına gelelim. Şiirde ilk tomurcuklar ve siz.

İ.Ç: Efendim, babamın dedesi 93 Harbi’nde Kafkasya’dan gelip Oltu’ya yerleşmiş. Çok küçük yaşlarda dedemden ve diğer büyüklerden muhacirlik hatıralarını dinledim. Bu anıları zihnimde hep idealize ederek kendi çevremde de karşılığını görmek istedim fakat olmadı. Anlatılan bu has ve güzel ilişkilerin âdeta bıçakla kesilmiş gibi bitmiş olmasını bir türlü kabullenemedim. Hüznüm ve telaşım böyle böyle başladı.  İşte tam bu arada şiirle tanışmak beni biraz olsun rahatlattı.

S.Y: Hocam, anlaşılan bu ortam İlhami Çiçek ismini de doğurmuş.

İ.Ç: Evet bir bakıma öyle oldu. Çevremdeki bütün bu olumsuzluklara karşın, bir çıkış yolu aramaktan vazgeçmedim. Kendimce yoğun bir okuma dönemine başladım. Başlarda, doğuda ince bir damar halinde canlılığını sürdüren âşıklık geleneği tek ilgi ve iletişim alanım olmuştu. Zaman zaman âşıkların meclislerine katılır, onları büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Hiç unutmam, ortaokul ikinci sınıfta Faruk Nafiz’in “Çoban Çeşmesi” şiiriyle katıldığım ‘Şiir Okuma Yarışması’nda birinci olmuştum. Bu benim için muazzam bir şeydi. Bundan kelli şiir benim için vazgeçilmez bir tutku olmuştu.

S.Y: Daha sonra hocam.

İ.Ç: Lise yıllarımdı. Şiirle yaşamanın yanında amatör de olsa tiyatro çalışmalarına giriştim. Fakat şiir bütün heyecanlarımın önüne geçti. Sonrası şu ki; kazandığım birincilik beni daha da fenasına yani şiir yazmaya teşvik etti. Birkaç yıl sonra bu isteğimi yerine getirmeye çalıştım. Tam da o zamanlarda yazdığım “Otel Odası” adlı şiirim, dönemin meşhur dergilerinden Adımlar Dergisi’nin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazandı. Doğrusunu isterseniz yayımlanan ilk şiirim de buydu. Benim gibi liseli bir gencin elinde başka hangi mutluluk olabilirdi ki? Adeta elimde avucumda ne varsa şiire verdim. Yahya Kemal’in “Erenköyün’de Bahar” şiirinde dediği gibi “Bir aşk oluverdi âşinâlık…”

S.Y: Çok güzelmiş hocam. Anlaşılan şiirin basamaklarını birer birer çıkmışsınız. Peki ya üniversite yılları?

İ.Ç: Edebiyat Fakültesinde okuyordum. Divan ve halk edebiyatı derslerinin sıkı takipçisiydim. Derslerden aldığım notlarla Erzurum’da yer alan mahalli gazetelere yazılar yazıyordum. Âşık Hüseyin Sümmanioğlu’na 11’li hece vezni ile şiirler gönderdim. Bir yanımı da vekil öğretmenlik yapmanın heyecanı sarınca artık şiirlerimi daha düzenli yazmaya başlamıştım. Tam da bu sıralar da, Ali Göçer ve Fuat Altınsoy'la, sonra onların vasıtasıyla Arif Ay'la tanıştım. Bu yılların ürünlerinden biri de sınıf atmosferinden yola çıkarak 1974’de kaleme aldığım “Son Öğrence” adlı şiirimdi. Fakat bu şiirim hiçbir yerde yayınlanmadı. Sanki benim değil öğrencilerimin şiiriydi, belki de ondandır. Bu şiir;

“…çocuklar oturun/ tahtayı sil yavrum kapa kapıyı
yaslanın arkanıza/ nerde kalmıştık evet… “

dizeleriyle başlayıp öylece uzayıp giden bir şiirdir.

 

S.Y: Hocam, sizi bu kadar şiire sürükleyen ne olabilir ki?

İ.Ç: Efendim, isterseniz size Abdülhak Hamid Tarhan’ın “Makber Mukaddemesinden” cevap vereyim. Tarhan, “İnsan bâzı kere, hatırına gelen bir hâyali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryat koparır yahut pek karanlık bir şey söyler yahut hiçbir şey söylemez de, kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.” diyor.

S.Y: Yani bundan şunu mu anlayacağız? Siz dil ile söyleyemediğinizi kalp ile mi söylüyorsunuz? Bunda da şiirin gücünü kullanıyorsunuz doğru mu?

İ.Ç: Bir takım şeyleri mısralarla izah etmek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Söylemek lüzumunu ilham telkin ederse, beklemekten de kendimi alamıyorum. Er geç bir şeyler zuhur edecek diyorum. Neler zuhur ediyor biliyor musunuz?

S.Y: Neler hocam?

İ.Ç: Ancak birkaç kelimenin telkinlerini fark edebildiğim bir şiir. Ama onu seviyor muyum? Ne münasebet! Belki bu tip şiirlerim benliğimin tanımadığı bir sahaya sızıp oraya doluyor. Bu sadece şiirle olan dostluğumun bağını genişletiyor. Bazen oradan da bir şeyler kopup şuur dışımı yani mısralarımı ziyaret ediyor.

S.Y: Bu ziyaretin sonucun da mı şiiriniz baş gösteriyor?

İ. Ç: Bir bakıma öyle ama…. Şiir benim inandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler. Çağımız korku çağıdır. Umutla dengelenmediği için, erdeme yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş.

S.Y: Tam da bu arada imdada “Satranç Dersleri” mi yetişti?

İ.Ç: Şiir. Bir ‘akım’ yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, estirten, kıpırdatan bir şey…   

S.Y: Yine buradan devam edelim.“Satranç Dersleri” adlı bir dizi şiirinizde satranç oyunundan yola çıkarak, tarihten kesitler sunuyorsunuz. Satranç, oyun niteliğini yitirip tarihe dönüşüyor adeta. Çağımızı, tarihin geçmiş çağlarıyla benzeştirerek daha iyi anlayıp yorumlayabildiğimiz gerçeği de var. Satranç, oyun, tarih, şiir ve çağımız arasındaki bu çok boyutlu ilişkiyi nasıl kurdunuz?

İ.Ç: Nuri ağabey şöyle der Biat II’de: “Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.” Bunu yapmak istedim ben de ‘Satranç Dersleri’ dizi şiirimde. Tarih anlatmadım tabii. Tarih, şiir içinde duyumsatabilir bir boyut olarak belirir ancak. İsteseniz de anlatamazsınız. Sözcüklerle yazmıyor musunuz? Oysa sözcükler, şiire girer girmez imgelere ve ritmik birimlere dönüşürler. Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da geometridir. Evet, ama epeydir yüzü çizik çizik olmuş bir ‘satıh’ görünümünde. Bir de oyun sözcüğü… Şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, ‘çağ’dır. Satranç oyununun kendisi de bir şiirdir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim...

S.Y: Şiir ya da şiiriniz hakkındaki son cümlelerinizi alabilir miyim?

İ.Ç: An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna ‘zaman’ diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilirde. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklendiğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bunsuz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir, … deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk-la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir…

S.Y: Bu anlamlı cümlelerinizden sonra şiiri bir kenara bırakalım hocam. Asker ocağından buraya geldiniz. Taburcu olur olmaz ne yapacaksınız? Eşiniz çocuğunuz yolunuzu gözler…

İ.Ç: Elbette eşim Hamiyet Hanım’ı ve daha bir yaşında olan canım oğlum Abdurrahman Nuri’yi çok özledim. 83 yılının Mart ayından buyana görmedim onları. Kısa dönem askerlik vazifemi ifa ederken tedavi amacıyla buraya sevk edildim. Tıkıldım kaldım. Birkaç gün içinde taburcu olacağım inşallah. Taburcu olur olmaz Ali Karaçalı ile birlikte Kayseri'ye gideceğiz. Bu sıkıntılı zamanlarımda “Temalar” adlı bir şiire başladım onu da bitireceğim. Yanımda getirdim size birkaç satırını okuyayım...


 

“…yani yirmi dokuz yaşında
yani ceplerini can erikleriyle doldurup
sokaklarda
bademli düşlere eyleşen aylak adam
açıklamalıdır ki kelimesiz bir yalnızlık
mümkün değildir…”

 

S.Y: Kıymetli hocam söyleşimize katıldığınız için çok teşekkür ederim.
İ.Ç: Rica ederim. Sağlıcakla kalın…

 

[Bu söyleşi, tamamen 'Hayali Söyleşi' tarzında kaleme alınmıştır. Soru ve Cevaplar şaririn kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak oluşturulmuştur.] 

Paylaşınız:

Selim Yapıcı

Selim Yapıcı

1987 yılında Erzurum’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra yükseköğrenimini için girdiği Atatürk Üniversitesi Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümü’nden 2007 yılında mezun oldu.Cahil cesareti ile öğrencilik yıllarında amatör olarak kâğıda düşürdüğü harflerden bozma yazıları çeşitli dergilerin sayfalarında yer buldu. Hamın pişme sürecini uzun süre kovalayan Yapıcı’nın en nihayetinde Tercüme-i hâl,Teracim-i Ahvâl, Tabakat, Biyografi, Portre, Yaşam Öyküsü vb. gibi gelenekten geleceğe uzanan başlıklar altında kaleme aldığı onlarca yazısı ve kitab/kitabiyat konulu birkaç makalesi hatırı sayılır dergilerde yayınlandı.2016 yılında Atatürk Üniversitesi tarafından basılan ilk kitap(çık) çalışması ‘Abdürrezzak Galip Kemali Söylemezoğlu’ ile kaleminin cidal devrini yaşayan Yapıcı, halen Atatürk Üniversitesi uhdesinde çalışmaktadır.Yirmi yıldır kitapçılara ve hassaten sahaflara uğrayan Yapıcı, hayatını iki yıl önce yaptığı evliliğiyle taçlandırmaya devam etmektedir.

 

 

 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN