GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM...(1)

GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM...(1)

Zamanın bereketi olduğu yıllardı. Saatler, günler, aylar bugünkü gibi çabuk geçmezlerdi. Hele “yıl” dediniz mi?.. İçine neler, neler sığardı? Hayatlarımız da ona göre daha sakin, patırtı gürültüden daha uzak geçerdi. Sonra yavaş yavaş hızlanmaya başladık ve hâttâ hızlandırıldık. Yeni hayat şartları bize bunu zorladı. Daha sonra ekonomik sistem de tatillerimizi bu duruma göre ayarladı. Tatillerimiz gitgide daha lüks hale gelirken, ona ayrılan para sabit kaldığı için, süresi de haliyle kısaldı. Bundan yirmi-otuz sene önce yaz tatillerimiz tatil köyleri marifetiyle önce yılda on beş güne düştü, sonra “her şey dahil – tam tatil” konseptiyle bir haftaya indi. Günümüzde ise pek çok aile, tatilini çok lüks bir otel ya da tatil köyünde bir hafta sonuna sığdırdı. Yani yılda sadece iki; Cuma’yı da ilave ederseniz, üç gün. Çünkü sistemin çarkları ailenin babasına, görevinin başında olmadığı zamanlarda işlerin iyi gitmeyeceği hissini öğretmişti. Ekonomi ise, durumdan çok memnundu. Çünkü sizden bir ayda alacağı parayı, biraz göz boyamayla iki-üç günde alıyordu.

Neyse, tekrar yazının başındaki zamana, yani bundan kırk-elli sene öncesine dönersek, o yıllarda yaz tatillerimizi Ankara ve İstanbul’da geçirirdik. Yaşadığımız yer Erzurum’du. Genellikle ilk olarak Ankara’ya teyzemlerin yanına gider, orada birkaç gün geçirdikten sonra tatilin büyük kısmını geçireceğimiz İstanbul’a gelirdik. Bizim için tatil, İstanbul’daki bahçeli evimizde geçireceğimiz bir-bir buçuk aylık süreydi. Bugünkü çocuklar için, muhakkak çok daha mütevazı, ama süre olarak daha uzun tatillerimiz olurdu. Hâl böyle olunca da, tatile ayrılan sürenin birkaç gününün seyahate gitmesi asla problem teşkil etmezdi. Bu seyahatlerin büyük bir kısmını şehirlerarası otobüslerle gerçekleştirirdik ki benim en sevmediğim vasıtaydı. Bazı olağanüstü durumlarda uçak kullandığımız da olurdu ama onların hemen tamamı Erzurum-Ankara güzergâhında gerçekleşmişti. Zaten o zamanki kıstaslarımıza göre, İstanbul-Ankara arası, uçak kullanılacak kadar uzun değildi. Ama İstanbul-Erzurum arasında da uçak kullandığımızı hatırlamıyorum.

Uçağı, otobüse göre daha çok severdim. Ama şehirlerarası seyahatlerde favori taşıtım trendi. Benim çocukluğumda pulman vagonlar, en azından Türkiye’de daha henüz kullanımda değildi. Trenlerdeki adeta birer küçük otel odası olan kompartımanlar bana cazip geliyordu. Treni sevme sebeplerim içinde birinci sıradaki herhalde buydu. Zaten hayatımıza sonradan giren pulman vagonlu trenleri hiç sevemedim. En çok, o zamanlar Türkiye’nin en hızlı treni olan Mavi Tren’de kullanılmalarına rağmen, benim için otobüsü andırdığından, hiç cazip gelmezdi.

İşte pulman kavramının henüz hayatımıza girmediği yıllarda, eğer ilk tatil beldemize, yani Ankara’ya trenle gitmeye karar vermişsek, iki-üç hafta öncesinden babamla istasyona gider, biletimizi alırdık. Yanlış hatırlamıyorsam, şehrin içinde bilet satan bir acente bile yoktu. Bilet alınmasıyla beraber, sevincim de başlardı tabii. Seyahat günü yaklaştıkça önce bavullar hazırlanmaya başlar, son günlerde halılar naftalinlenip, rulo yapılıp kaldırılırdı. Yola çıkacağımız gün, ya da bir gün öncesinde annem yolda tüketeceğimiz yiyecekleri hazırlardı. Bunlar tabii ki soğuk olarak da yenilebilecek yemekler olup, içlerinden bugün maalesef sadece kızarmış köfte aklımda. Büyük bir ihtimalle çocukluk yıllarımın damak tadıyla, tren menümüzün en beğendiğim kaleminin köfte olmasındandır. Şimdi neden olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde, bir şubat tatilinde Ankara’ya annemle kardeşim uçakla, babamla ben de trenle gitmek durumunda kalmıştık. Biraz da acil bir durum olmalıydı ki, yataklı vagonda yer bulamamış, altı kişilik kuşetli kompartımanlarda seyahat etmiştik. Böyle olunca, ikimizden başka dört farklı yol arkadaşımız daha olmuştu. Herhalde kumanya hazırlayacak bile vaktimiz olmamış olmalı ki, yemek vakitlerinde trenin yemekli vagonuna gidiyorduk. İşte böyle yemeğin yaklaştığı vakitlerden birinde kompartıman arkadaşlarımızdan biri, yanında getirdiği sepetten bir çıkın çıkarıp içindeki kızarmış köfte ve sumaklı soğanı hepimize ikram etmişti. Ben de bayılarak yemiştim. Yani, kızarmış köfte tren seyahatlerinin değişmez menüsüydü.

Bu seyahatlerimizde kullandığımız tren, Doğu Ekspresi’ydi. Yanlış hatırlamıyorsam Kars – Haydarpaşa güzergâhında çalışırdı. Bu trenle birkaç kere İstanbul’dan Erzurum’a gittik ama Erzurum’dan doğrudan İstanbul’a gittiğimiz hiç olmadı. Yanlış hatırlamıyorsam Erzurum’dan akşamüstü saatlerinde hareket ederdi. Saat altı-yedi civarı olmalı. Ankara’ya varış yaklaşık otuz saat, Ankara’dan İstanbul da en az oniki saat sürerdi. Eğer istasyona erken gitmişsek, ya da rötar daha Kars’tan başlamışsa, bir müddet trenin gelmesini beklerdik. O zamanlar, trenler şehirlerde yarım saatten az durmazlardı. Bu durum sayesinde, böyle bir istasyona gelindiğinde, trenden inip ufak tefek alışverişlerinizi yapabilirdiniz.

Yataklı vagon hiç şaşmaz bir şekilde trenin hep en arka vagonu olduğundan, seyahat edeceğimiz vagonu aramak gibi bir problemimiz hiç olmadı. Biz de önce sevinçle önce kompartımanımızı bulur, sonra bavulları yerleştirirdik. Eğer kompartımanımız vagonun ortalarında bir yerdeyse, bavulların koridorda taşınması sıkışıklığa sebep olacağından, doğrudan pencere vasıtasıyla içeri almaya çalışırdık. Kompartıman numaraları değişik bir sisteme göre verilirdi ve üç farklı sayıdan oluşurdu. Bizim bir seyahatimizdeki kompartıman numaramızın 24-4-3 olduğunu hatırlıyorum. Kompartımanımızın kapısında, küçük bir alüminyum plaka üzerinde, yukarıdan aşağı bu rakamlar yazıyordu. Bir arzumuzu kondüktöre ilettiğimde, adam bana numaramızı sormuş, ben de “24-4-3” demiştim. Bunun üzerine adam bilgiççe “O, 3-4-24 olarak okunur” diye beni aydınlatmıştı. O seyahatimizde yanımızdaki kompartımanın numarası da 23-2-1’di vagondaki ilk kompartımandı. Şimdi, olayın üzerinden geçen kırk yılı aşkın bir süreden sonra, numaralandırma sistemi üzerinde şöyle bir fikir yürütüyorum: Kompartımanlar başta ikişer yolcu kapasiteliymiş. Numaralar da yolcu sayısına göre ayarlanmış. Böylece (1-2), (3-4), … gibi ikişer ikişer artarak (21-22)’ye gelmiş. Bu da yataklı vagonların onbir kompartımanı olması gerektiğini gösteriyor. Sonra herhalde kompartıman kapasitelerini birer yolcu daha arttırmaya karar verdiler ama eski numaraları bozmaya kıyamadılar. İlk kompartımandan başlayarak, eski numaraların üstüne o kompartımana yeni ilave edilen yolcunun numarasını koydular. Böylece numaralar (1-2-23), (3-4-24)… diye devam etti. Son kompartımanın numarası da (21-22-33) olmalıydı.

İkisi ardışık üç sayıdan oluşan kompartıman numaraları hakkında bu analizi yaptıktan sonra, yeniden seyahatimizin başlangıcına dönebiliriz. Bavullarımızı yerleştirdikten sonra, artık sıra trenin kalkmasına gelmiştir. Yaz da olsa, iki bin metre rakıma sahip olan Erzurum’un insana ferahlık veren o serin havası, sevincime sevinç katardı. Babamın 1959 yılında Erzurum’a annemle beraber ilk gelişi de (babamın ilk gelişi değil) trenle olmuş ve kendisi bunu “Mehmet Kaplan’dan Hatıralar Mektuplar” kitabında, şu şekilde ifade etmişti: 

“Kırk küsur saatlik bir ekspres yolculuğunun sonunda, 31 Ağustos 1959 günü akşamüzeri Erzurum İstasyonu’na indiğimiz zaman bizi Mehmet Kaplan ve Mehmet Akalın’ın karşılayışını unutamam. Yaz sonu… Yaylanın tatlı serinliği ve aziz dostluklar…”

Yani, babamın Erzurum’a gelişinde hissettiği “yaylanın tatlı serinliği” ben, tatile çıkarken bir başka deyişle Erzurum’dan ayrılırken hissederdim. Yola çıktıktan az sonra güneş batmış olurdu. Bu da, akşam yemeği vaktinin geldiği demek oluyordu. Evde hazırlanmış nevaleleri, bulunduğu kap ve torbalardan çıkarıp yavaş yavaş tüketmeye başlardık.

Kompartımanlara girince durumuna göre sol ya da sağ tarafta yataklar yer alırdı. Gündüz vakti, en alt yatak, oturduğumuz kanepeye, orta kattaki yatak, kanepenin sırt dayama kısmına, en üst kattaki yatak da komşu kompartımanla aramızda yer alan duvara yapışan yeni bir duvara dönüşürdü. Eğer yataklar sağ tarafta yer alıyorsa, tam karşı cephenin sol köşesinde, yani pencerenin bulunduğu duvarla, yatakların karşısındaki duvarın kesiştiği bölgede çok küçük ama seyahat boyunca işimizi rahatlıkla görecek bir lavabo olurdu. Yataklar sol taraftaysa, lavabo bu sefer demin tarif ettiğim yerin tam çaprazında, yani kompartımanın koridora bakan duvarıyla sağ duvarının kesiştiği köşede olurdu. Kullanılmadıkları zaman, alan kazanımı olması amacıyla lavaboların, üst kısmı formika olan menteşeli kapakları vardı. Onları kapatınca, adeta yerden yüksek küçük bir sehpa oluşur, üzerine bir şeyler koyabilirdik. Lavaboyu kullanacağımız zaman, kapağı menteşesinden açar ve duvarda yer alan mekanizmayla kilitlerdik. Lavabonun muslukları çevirmeli değil, suyun yaylı ve basılarak aktığı bir mekanizmayla çalışırdı. Hem soğuk, hem de sıcak su tatminkâr bir basınçla akardı. Lavabonun üstünde, köşedeki duvarlara çapraz pozisyonda duran küçük bir dolap, dolabın kapağında ayna olurdu. Seyahatte de olsak, babam sabahları tıraş olmayı asla ihmal etmez; yalnız kazalara fırsat vermemek için trenin nispeten uzun müddet durduğu istasyonları kollardı.

İşte yemeklerimizi yedikten sonra ellerimizi ve varsa bulaşıkları bu lavabolarda rahatça yıkardık. Lavabonun kenarlarında da üzerinde TCDD yazan küçük koyu yeşil sabunlar olurdu. Eğer seyahat esnasında bu sabun biterse, kondüktör yenisini verirdi.

Tuvaletler ise vagonun her iki ucunda birer adet olmak üzere iki adet ve ortak kullanıma açıktı. Tuvaletlere biri girip de kapıyı kilitlediği zaman, koridorda o tuvaletin bulunduğu tarafta kırmızı bir meşgul lambası yanar; böylece her ne kadar beni tutmasa da, sallantılı bir şekilde uzun koridoru geçtikten sonra, kös kös geri dönme riskiniz olmazdı.

Yatma vakti gelince, kondüktöre yatakları yapmasını rica eder ve bizden önce başka yolcular da söylemişse, sıramızı beklerdik. Zaten yataklar kapalı, yani koltuk durumundayken bile kuşetli vagon kompartımanlarına göre çok konforlu olan kompartımanımız, yataklar açılınca ilave bir konfora daha kavuşurdu. En üst kattaki hariç, diğer iki yatak, biraz da benim o zamanki çocukluk-gençlik görüşlerimle, neredeyse bir otel yatağına dönüşür; bizleri harika bir uykuya hazırlardı. En üstte yer alan yatak, konumu itibariyle kompartımanın tavan kısmının geometrisinden dolayı, diğer ikisine göre hem en hem de boy olarak küçüktü. Hem de çıkması zordu. Durum böyle olunca da, haliyle bana düşerdi. Ama hiç şikâyet etmezdim. Sadece herkesten yukarıda olmanın verdiği çocuksu sevinç bile yeterdi. Her üç yatağın da başucu kısmında ikişer ampullü birer gece lambası bulunurdu. Daha uzun olanının dış plastiği beyaz, ışığı da nispeten daha kuvvetli olup, yatmadan önce bir şeyler okumak isterseniz, bayağı işe yarardı. Hemen yanında yer alan ve dış plastiği lacivert ya da mor ve ışığı daha sönük olan lamba ise, gece boyu yanması düşünülen, tuvalet ya da herhangi bir sebeple gece yataktan kalkılması gereken durumlarda etrafı seçebilmek amacıyla oraya konulmuş bir lambaydı. Onları açıp kapamak bile benim için çok zevkliydi.

Uykuya dalmadan önce, zaman zaman koridorda konuşan insanların seslerini duyardım ve çok hoşuma giderdi. Koridorlar, trende kompartımanlı vagonların sosyalleşme mekânlarıydı. Daha çok da erkeklerin kullandıkları bir yerdi. Acaba sigara için de koridor mu kullanılıyordu? Ama o zamanlar ne kompartımanlarda ne de koridorda sigara yasağı olduğunu zannediyorum. Her ne ise, ister sigara molası, ister kondüktörün yatakları yapma ya da toplama zamanı kompartımanı boşaltma zorunluğu, ya da gün içinde oturmaktan sıkılan insanları kendilerini attıkları mekân olan koridorlar; o uzun ve daracık geometrileriyle tren seyahatlerinin unutulmaz unsurlarıydılar.

Koridorda genel olarak ayakta durulup pencereden dışarısı seyredilse de, toplam üç ya da dört adet, dışarı bakan duvarlara monte edilmiş, “straponten” olarak adlandırılan yaylı bir mekanizmayla açılıp kapanabilen kahverengi kadife kaplı portatif sandalye olurdu. Yaylı olmalarının sebebi, onlara oturanlar kalktıktan sonra eğer kapamazlarsa, koridorda boş yere tıkanıklığa sebep olmamaları gerekliliğiydi. O sandalyeleri açıp, sonra yayın etkisiyle kapanmalarını seyretmek de oyunlarımız arasındaydı. Kadifeyle kaplı olduklarından, ne dikkat çekici bir ses çıkar; ne de sandalyeye bir zarar gelirdi. Koridorda bu sandalyeden başka, bir de en arkada, kolçakları da olan, biraz daha rahat ama dar bir koltuk daha vardı. Kondüktör boş zamanlarında bu koltukta otururdu. Kendisine ait bir kompartıman olmadığından, bu koltuk geceleri günümüz çekyatlarına benzer bir mekanizmayla dar ve uzun bir yatağa dönüşür; kondüktör de bu yatakta yatardı. “Kendine ait bir kompartımanı yoktu” dedim ama o koltuğa yakın bir yerlerde, yani vagonun en arka ucunda, fakat oradaki tuvaletten önce bir konumda, ya içinde yatağı olmayan küçük bir oda, ya da büyük bir dolap vardı. Orada müşterilerin yatak ve çarşaf takımları, sabun ve kondüktörün özel eşyaları olurdu.

 

Yazının devamı için aşağıdaki başlığı tıklayınız:

GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (2)

 

 

 

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    31 Mart 2019 Pazar

    Ne karşılamak, ne uğurlanmak ne de yaylanın tatlı serin havası kaldı. Okudukça ne kadar çok şeyin değiştiğini daha iyi kavrıyor insan. Hele o güzel insanlar. Mehmet Kaplan-Akalın tarafından karşılanmak mı, yoksa Orhan Okay'ı karşılamak mı daha zevkli, daha keyifliydi?

YORUM YAZIN