GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (2)

GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (2)

Trenin o monoton sesi, sizi güzel ve rahat bir uykuya yavaş yavaş hazırlamaya başlardı. Ankara’ya gittiğimiz yazlardan birinde, şimdi neden olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde yatakları erken yaptırmış ve daha alacakaranlık saatler hüküm sürerken yatışa geçmiştik. Kendimi orta katta olarak hatırlıyorum. Yukarıda bahsettiğim gece lambaları her ne kadar yatakların kapı tarafına konmuşlarsa da, ben başımı pencere tarafına doğru vermiş, yani tasarıma göre ters yatıyordum. Bunun sebebi büyük bir ihtimalle hava tam kararana kadar dışarıyı seyretme arzumdu. Fakat dediğim gibi trenin o insanı beşik gibi sallaması uykumu çok çabuk getirmiş ve gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Ama büyük bir dirayet ve hâttâ inatla dışarıyı seyretmeye çalışıyordum. O anda yaşadığımız biraz kuvvetlice bir sarsıntı beni kendime getirdi ve uyanmamı sağladı. Evet, uyandığıma göre uykuya dalmış ama ısrarla gözümü kapatmamayı becermiş olmalıyım ki, gözümü açmama gerek kalmadan uyanmıştım. Yani dakika denebilecek kadar uzun sürdüğünü sanmıyorum ama kaç saniye olduğunu da bilmemekle beraber, gözüm açık uyumayı başarmıştım.

Trenin yol alırken çıkardığı ses, insanın nasıl uykusunu getirirse, uyku esnasında durması da, o düzeni bozduğu için uyanmanıza sebep olurdu. Kullandığımız tren “Doğu Ekspresi”, yani bir ekspres olduğundan; küçük bir istasyondan yolcu almak için durma ihtimali çok düşüktü. Ama gene de bu, küçük istasyonlarda hiç durmayacağız anlamına gelmiyordu. Her ne kadar ekspressek de, yani diğer trenlere göre geçiş önceliğimiz olmasına rağmen, zaman zaman sanırım belirli kurallar ve protokoller çerçevesinde diğer trenleri beklediğimiz olurdu. İşte bu sebeple ıssız bir yerde, küçük bir istasyonda durmuş olabilirdik. Karşıdan gelen tren, o istasyona gelene kadar ıssız ve sessiz ortamda beklerdik. Bazı istasyonlarda iki görevli birinin elinde fener, diğerinin elinde demirden bir çubuk; kontrol amacıyla olduğunu tahmin ettiğim bir şekilde trenin tekerleklerine vururlardı. Gene tahminime göre gelen sese göre cıvataların gevşeyip gevşemediklerini kontrol edip, eğer gevşeme durumu varsa sıkıştırıyorlardı. Bilhassa kış seyahatlerimde, çalıştıkları şartların ağırlığını düşünerek, bu adamlara acırdım.

Tren bir ilçe gibi daha büyük bir istasyonda durmuşsa, bu sefer inen-binenlerden dolayı daha fazla bir hareketlilik yaşanırdı. Hâttâ bazı yerlerde o yöreye mahsus bir takım ürünleri satan adamlar, vagona biner – ama fazla bağırmadan -  o ürünleri satmaya çalışırlardı. Eğer durduğumuz yer bir büyük şehirse, işte o zaman bekleme süresi yukarıda da söylediğim gibi yaklaşık yarım saat sürerdi. Bu da en azından benim için uykunun yarım saat kaçması demekti. Yanlış hatırlamıyorsam, Erzurum çıkışlı seyahatlerimizde Sivas ve Kayseri’den gece geçerdik. Ankara’nın en güzel yanının İstanbul’a dönüşü olması gibi, bu beklemelerin en güzel tarafı da, sonunda trenin kalkışıydı. Hareket etmemizle birlikte o monoton ses yeniden başlar, çok kısa sürede hemen uykuya dalardım.

Bu beklemelerin gündüz vaktine denk gelmesi de vaki olurdu tabii. Anadolu’nun ortasında, ıssız bir istasyonda uzun bir müddet karşıdan gelen treni bekler; beklenen trenin geleceği rayın konumuna göre ya kompartımanımızın ya da koridora çıkıp oradaki pencerelerden birini açar, bir türlü göremediğimiz o trenin sesini duymaya çalışırdık.

Bir seferinde bir köy istasyonunda durunca, babam ve o zamanlar çok küçük olan kardeşimle koridora çıkmış etrafı seyrediyorduk. Geç bir ikindi vakti ya da erken bir akşamüstüydü. O sırada köyün köpeklerinden biri bizim vagona yanaşıp, kuyruk sallamaya başladı. Belli ki, trenlerin çokça durduğu bir köydü ve tren yolcularından köpeklere ikram yapanların sayısı fazlaydı. Bunun üzerine babam kompartımana girip, köpeğin yiyebileceği bir kombin (bir parça ekmeğin içine bir kızarmış köfte olabilir) hazırlayıp, pencereden atmıştı. Köpek bu ikramı afiyetle yalayıp yutmuş ve beklentisini karşılamış olacağız ki, trenden on metre kadar uzaklaşıp oturur pozisyona geçmişti. Bu olaylar silsilesinden çok kısa bir süre sonra, babamı taklit etmek isteyen kardeşim, kompartımana girip, kaşla göz arasında yiyecek torbasından bir tam limonu almış ve hiç bekletmeden açık pencereden yemesi için köpeğe atmıştı. Herhangi bir şey demeye fırsatımız bile olmadı. Köpek ise kendisine fırlatılan ama epey uzağına düşen nesneye sadece bir sarf-ı nazar eyleyip, koklamaya bile gerek duymamıştı.

Bir başka bekleme macerasında ise, aynı üçlü gene koridora çıkmış, gene etrafı seyrediyorduk. Etrafı ıssız olarak hatırlıyorum ama sanki gene bir köydü galiba. Hava da galiba bir önceki hatırama göre daha bulutluydu. Yakın civarda yerlerde trenden atılmış çöpler vardı. Birden, o çöplerin arasında, yanlışlıkla atılmış, çok güzel büyük bir çakı gördüm. Bir müddet babamla beraber “Acaba trenden inip almaya değer mi?” diye düşündük, ama cesaret edemedik. Ondan sonra tren uzun bir müddet de kalkmadı. Fakat neticede korku dağları bekledi ve çakı orada kaldı. Bugünkü aklım ama o zamanki çevikliğimle o çakıyı rahatça alabilirdim gibi geliyor. Çünkü trene çok yakın bir konumdaydı. Zaten trenden atılmış bir şey ne kadar uzağa düşebilirdi ki? Bir de trenin ilk kalkış anından hızlanana kadar geçecek süreyi göz önünde bulundurursanız, vagonun konum olarak arkaya düşen kapısından inip, oraya babamı nöbetçi bırakıp herhangi birinin o kapıyı kapamasını engelleyerek, ben aşağıdayken tren hareket etmeye başlasa bile o açık kapıya yetişebileceğim için, on yedi yaşında bir erkek çocuğunun onu oradan almasının neredeyse hiçbir riski yoktu.

Bozkırın ortasındaki bu uzun bekleyişlerden sonra, o hasretle (!) beklenen tren, eninde sonunda uzaktan belirirdi. Bize o zamanlar çok uzun gelen o sürenin en fazla on beş dakika olduğunu tahmin ediyorum. Bugünün rakamlarıyla pek de hoşgörüyle karşılanacak bir süre değil tabii. Beklenen tren o olduğu için, durmadan; hatta belki yavaşlamaya bile gerek görmeden yanımızdaki raydan büyük bir gürültüyle geçip giderdi. Vagon sayısına göre bu geçiş bile belki bir dakika sürerdi. Son vagon da yanımızdan geçtikten sonra, zaman zaman hoş bir sürprizle karşılaşırdım. O da, öbür trenin yanımızdan geçişi esnasında bizim trenin de hareket etmeye başlamış olmasıydı. Hem öbür trenin çıkardığı gürültüden, hem de çok yakınımızda hareket eden başka bir nesne olduğundan, onun süratli hareketinin yanında bizim kendi hızımız fark edilmiyordu. Yani fizikteki görecelilik kuralını bizatihi yaşamış oluyorduk.

Trende bizzat denemesini yaptığım bir fizik olayı daha vardı. Cisimlerin, yere göre içinde bulundukları ortamın hızıyla aynı hıza sahip oldukları gerçeğini derslerde öğrenmiştik. Bir İstanbul – Ankara (ya da Erzurum) seyahati esnasında, sırf bu iş için yanıma iki-üç tane, dikenli kısımları soyulmuş atkestanesi almıştım. Aynı işi birkaç adet taş da görürdü ama bu deney için neden atkestanesi seçmiştim, hatırlamıyorum. Deney de şuydu: Tren hızlanınca tercihan koridora çıkıp pencereyi açarak, kestanelerden birini iki parmağımla tutup dışarı uzatıyor ve serbest düşmelerini sağlayacak şekilde bırakıyordum. Ondan sonra düşen kestaneyi gözümle takip etmeye başlıyordum. Yere temas edene kadar hep altımda görüyordum. Bu da, tren o anda yatay bir hıza sahip olduğuna göre, kestanenin de aynı yatay hızının olduğunu gösteriyordu. Ama yere düşer düşmez o yatay hızını kaybettiğinden, bu sefer hızla arkamızda kalıyordu. Daha doğrusu o düştüğü yerde kalıyor, biz harekete devam ediyorduk. Bu düşüş tabii ki bir – bir buçuk saniye sürüyordu ama gene de benim için hoş bir tecrübe olmuştu. Hele kestanelerden birini nispeten yüksek bir yerden geçerken deneye tabii tutmuştum ki, bu yere düşüş süresinin yaklaşık bir saniye daha uzaması, benim de olayı tam detaylarıyla gözlemlemem demekti.

Bu ikisi kadar olmasa da, fiziksel olarak gözlemlediğim bir şey daha vardı. O da aslında benden evvel babamın yaptığı gözlemlerden elde ettiği çıkarımlara dayanıyordu. Tren yolunun iki tarafında üzerlerinde rakamlar yazan çeşitli tabela ve çubuklar olurdu. Bunlardan belli bir tarafta yer alanlar ki sanırım Erzurum’dan Ankara’ya giderken sağ tarafta olurlardı; Ankara’ya olan mesafeyi kilometre cinsinden ifade ederdi. Ankara’dan itibaren bu sefer İstanbul’a olan mesafeyi verirdi. Üstelik karayollarındaki gibi on kilometrede bir değil, her kilometre başında olurlardı. Konumumuzu, bu kadar hassasiyetle kalmaz, yerde toprağa gömülü, belki yaklaşık iki karış boylarında, siyah beyaz boyalı demir çubuklar sayesinde daha da kesin bir şekilde öğrenirdik. Onlar da iki yüz metrede bir olup, üzerlerinde sırayla 2, 4, 6, 8 rakamları olurdu. Bunlar sayesinde, saat tutarak trenin o andaki hızını oldukça yüksek hassasiyetle hesaplayabilirdim. Yukarıdaki çakı olayının geçtiği 1979 yazında, Ankara’ya giderken, o sıralarda çok yeni almış olduğumuz dijital saatimin kronometresini bu iş için kullanmak, benim için çok keyifli olmuştu.

Yolun öbür tarafındaki tabelalarda ise, üstte üç-dört haneden altta ise bir-iki haneden oluşan rakamlar yazardı. Bir de aşağı ya da yukarı yönelmiş bir ok. Babam, yaptığı gözlemler sonunda o rakamların sırasıyla kaç metre boyunca yolun eğimini vermesi gerektiğini bulmuştu. Yani tabelada 800 – 3 yazıyor ve aşağı yönelmiş bir ok varsa; bu, o andan itibaren 800 metre boyunca 3 derecelik bir eğimle inişte olacağımızı gösteriyordu. Babamın bu tahminini, yıllar sonra tek başına yaptığım bir tren seyahati esnasında bir TCDD’de görev yapan bir kompartıman arkadaşım büyük ölçüde doğrulamıştı. Babamın yanıldığı tek husus, eğimin derece cinsinden değil, açının tanjantı cinsinden verilmesiydi. Yani şu anda tam hatırlayamamakla beraber, o 3 rakamı, eğimin yüze üç, ya da binde üç olarak ölçüldüğünü gösteriyormuş. 

 

Fotoğraf : Büşra Cenik

Yazınını devamı için aşağıdaki başlığı tıklayınız:

GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (3)

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    3 Nisan 2019 Çarşamba

    Hikayenin ismi ile içerik arasında nasıl bir ilişki olabilir? Bendeniz soruyu kendi kendime sormuş ancak cevap bulamamıştım. Fuad Hocamdan öğrendim. Sadece şu kadarını söyleyebilirim, sorunun cevabı öykünün üçüncü kısmında gizli.

  2. Melek PENEKLİ
    29 Ekim 2019 Salı

    Tek kelime Harika.Teşekkür ederiz.

YORUM YAZIN