GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (3)

GÜNAYDINIM, NAR ÇİÇEĞİM... (3)

Köylerden geçerken, köy çocukları trenin etrafında koşuşarak “Gazeteee… Gazeteee…” diye bağırarak, okunmuş gazete isterlerdi. Türkiye’nin her yerine gazete ulaşmadığı dönemlerdi. Yetmişli yılların başlarına kadar Doğu Anadolu’nun en büyük şehri olan Erzurum’da bile günlük gazeteler elimize bir gün sonra geçerdi. Durum böyle olunca, köylere hiç gitmemesi çok tabii bir durumdu. Okuyup da bitirdiğimiz gazeteleri onlara verirdik. Ama aynı çocuklar gece olup da görünmez hale gelince, trene acımasızca taş atarlardı. Hâttâ bir seyahatimiz esnasında kondüktör, “Perdelerinizi kapatın, buralarda trene taş atarlar.” diye uyarmış, hakikaten birkaç dakika sonra vagonumuzun metal duvarına şiddetle çarpan taş seslerini duymuştuk. Allah’tan camlara isabet etmemişti. Etse bile, kondüktörün uyarısıyla yukarıdan aşağı sürgülü bir mekanizmayla çalışan suni deriye benzer perdemizi indirmiş olduğundan bizler için tehlike oluşturmayacaktı.

Fakat bu olaydan yaklaşık on beş yıl sonra bu sefer ben mastır, kardeşim de üniversite öğrencisiyken yaptığımız bir Ankara-İstanbul seyahatinde, pulman vagonun içindeyken, İstanbul’a oldukça yakın bir noktada (belki İzmit, belki de İstanbul), gene havanın karardığı bir vakitte müthiş bir gürültü duymuştuk. Sesin geldiği yere baktığımızda, iki koltuk arkamızdaki yolcuların yanında oturduğu pencerenin tuzla buz olduğunu gördük. Hemen akabinde de bir bağırtı duyduk. O kırılan camdan yaklaşık yumruk büyüklüğünde bir taş camı kırarak içeri girmiş ve karşı tarafta oturan başka bir yolcunun şakağına gelmişti. Adamcağız, ciddî şekilde yaralanmış ve büyük acı içindeydi. Geçmiş zaman hatırlamıyorum ama yolcular arasında bir doktor mu vardı? Herhalde hayatî bir tehlikesi olmadığını anlamıştık. Kondüktör de camın atılan taşla kırıldığına dair bir tutanak hazırlayıp, şahit olarak bizlere imzalatmıştı. Cam başka türlü değiştirilemiyormuş. Böyle vahşî bir şeyi eğlence telakki edip zevk almak için nasıl hastalıklı bir ruha sahip olunması gerektiğini hâlâ merak ederim.

Tekrar daha güzel hatıralara dönersek, her seyahatte genellikle bir öğünü yemekli vagonunda yerdik. Bu vagonun adı restaurant olarak da geçer ve en arka vagon olan yataklı vagonun bir önünde yer alırdı. Kahvaltı da dâhil, yemekli vagonda üç öğün yemek çıkardı. Ama bu tercihimizi tabii ki kahvaltıda kullanmazdık. Kahvaltı ve yemekler sadece belirli saatlerde verilir ve bu, yataklı vagonda kondüktörün elinde bir çıngıraklı zili koridorda çala çala yürüyerek ilan etmesiyle duyurulurdu. Evet, kahvaltı ve yemekler sadece belirli saatlerde verilirdi ama bunun dışında yemekli vagon en azından gündüzleri ve belki gece belli bir saate kadar sürekli hizmet verirdi. Çay, kahve, meşrubat ve alkollü içecekler, sanırım bu söylediğim zaman diliminde sürekli alınabilirdi. Bunun dışında şişe suyu da satılırdı. Zaman zaman restauranta gidip, şişe suyu alıp kompartımana getirirdik. Şişe suyunun şişeleri depozitoluydu. Şişeleri iade ettiğimiz zaman, parasını da geri alırdık. Su almaya giderken, vagondan vagona geçiş esnasında, bilhassa tren tam o anda kurba (viraja) girmişse hafif bir adrenalin yüksekliği yaşamazdık da değil.

Hangi öğünü yemekli vagonda yemeğe karar vermişsek, yemek vakti yaklaştıkça artık heyecanla kondüktörün o meşhur çıngıraklı zilini çalmasını beklerdik. O güzel sesi duyunca da ailecek yemeğe doğru yola çıkardık. Bir-iki defa öğlen yemeği, en az bir defa da akşam yemeğini yemekli vagonda yediğimizi hatırlıyorum. O vagona girer girmez ilk dikkatimi çeken şey, tabii ki yemek kokusuydu. Aslında buna yemek kokusu demek çok da doğru değildi. Bana hep zaman zaman girmiş olduğum ordu evlerinin ve askerî kampların yemek mekânlarını hatırlatırdı. Büyük bir ihtimalle aynı tür ya da aynı marka yağ kullanılıyordu. Yemekli vagonun aşağı yukarı üçte biri mutfak olarak kullanılırdı. Bu da yanlış hatırlamıyorsam, küçük bir kısmı kapalı, geri kalan kısmı ise bir bar görüntüsüne sahip açık mutfak şeklindeydi. Yataklı vagondan yemekli vagona giriş yaptığımızda, o açık mutfağın yanından geçip masalara ulaşırdık.

O küçücük mutfakta belki çok sayıda yemek hazırlanmazdı ama tabldot da değildi. Üstelik bayağı da lezzetli olurdu. Bütün masalar dörder kişilik ve sağlı sollu pencere kenarlarına konumlanmıştı. Böylece devamlı değişen çok güzel manzaralar karşısında, lezzetli yemekler yiyerek harika bir vakit geçirirdik. Zaman zaman bozkırın ufka kadar uzanan o baş döndürücü görüntüleri, zaman zaman üzerinden defalarca geçtiğimiz bir akarsu, zaman zaman da bol ağaçlı yeşil vadiler, yemek boyunca bize eşlik ederdi. Yemekler biraz fiyatlıydı. Sanki bir taşra şehrinin en lüks lokantasının ayarındaydı gibi hatırlıyorum. Durum böyle olunca, restaurantta yemek yiyenlerin çoğu yataklı vagon müşterileri olsa da, zaman zaman diğer yolcular da yemek dışı zamanlarda gelip bir şeyler yiyip içerlerdi. Böyle bir ortamda sohbet etmek de daha rahat olurdu. Çünkü oturulan koltuklar, kompartımanlardakine (bilhassa kuşetli) göre daha rahat ve dışarıyı görüş alanı daha genişti. Yazının başlarında anlattığım, babamla ikimizin Ankara’ya gittiğimiz seyahatte de bir ara yemekli vagona gidip oturmuştuk. Biz oradayken Orta Anadolulu olduğunu tahmin ettiğim bir adam da gelip masalardan birine oturmuş, garson ne istediğini sorunca adam büyük bir sevinçle “soğuk bira” demişti.

Yanlış hatırlamıyorsam, trenle Erzurum-İstanbul seyahati hiç yapmadık. Ama İstanbul-Erzurum seyahati birkaç kere mümkün oldu ve tadı damağımda kalan esas seyahatlerim onlardır. Bir kere, neredeyse kırk saatten fazla sürdüğünden doyamama gibi bir ihtimal yoktu. Sonra, tatile çıkmak ne kadar sevinçli bir durumsa, benim için Erzurum’a dönüş de o kadar güzeldi. Tren (Doğu Ekspresi) her gece saat 22:00 civarı Haydarpaşa’dan kalkar, ertesi sabah Ankara’ya gelir, bir sonraki günün ikindi vakitlerinde de Erzurum’a ulaşırdı.

Bu seyahatlerden birinde, koridora çıkmış etrafı seyrediyordum. Gene benim gibi koridora çıkmış, yirmili yaşlarında uzun saçlı bir gençle sohbete başladık. Ben ona göre oldukça çocuk sayılırdım ama aramızdaki yaş farkına rağmen hoş bir şekilde konuşuyorduk. Erzincan’a birliğine teslim olmaya gidiyormuş. Sanırım, bırakın “Ankara’nın Doğusu”nu, o yaşına kadar İstanbul dışına çıkmamış bir delikanlıydı. Benim Erzurum’da yaşayan biri olduğumu öğrenince,  “Nasıldır oralarda hayat?” gibi bir kelam etmişti. Benden hiç tahmin etmediği kadar olumlu bir cevap alınca, karamsar ama asla küstahlaşmadan “Ben denizi göremediğim bir şehirde yaşayamam. Ne yapacağım, bilemiyorum.” diye cevaplamıştı.

Bu seyahatlerin en güzel tarafı, seyahatin son günü, yani trende geçen ikinci gecenin sabahında Doğu Anadolu topraklarında uyanmaktı. Yaklaşık bir – bir buçuk aylık bir aradan sonra ilk defa güneşin bu kadar parlak şekilde dünyayı aydınlattığı, pırıl pırıl, rutubetsiz bir güne uyanırdık. Durduğumuz ilk yerde pencereyi de açar, o güzelim havayı bol bol solurduk.

Öğleden sonra artık bavulları ve çantaları toplayıp, kondukları yerlerden indirir, Erzurum İstasyonu’na gelmeyi beklerdik. Trenden inince o yıllarda halen trafikte olan faytonlar vasıtasıyla eve gelir, bir sonraki yaz tatiline kadar sürecek olan güzelim Erzurum Günlerimiz başlamış olurdu.

***

  1979 yılı yaz sonuydu. Trenle ailecek yaptığımız son İstanbul-Erzurum seyahatinin başlangıcında, ama doğal olarak hiç birimiz bunun farkında değildik. Gece yatma vakti gelince, yatakları yapması için kondüktörü çağırmış, o vazifesini görürken biz de rahat çalışması için odayı boşaltıp, koridora çıkmıştık. Uzaktan İzmit Tüpraş rafinerilerinin bacalarındaki alevlerin ışıkları gözüküyordu. Etrafta sadece trenin o monoton ama ritmik sesi vardı. Babam bu sese bir müddet kulak kabarttıktan sonra, o kendine mahsus ağzını büzerek gizlemeye çalıştığı güzel gülümsemesiyle

-“Tren bir Çinuçen Tanrıkorur bestesi icra ediyor, farkında mısın?” dedi.

 

Fotoğraf : Esra Yavuz

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    31 Mart 2019 Pazar

    Yemekli vagona geldim. Anlatım öyle güçlü ki karnım acıktı ve ortamın kokusunu alıyor gibiyim. Benim hoşuma giderdi "Yemekli vagonun" kokusu.

YORUM YAZIN