HİLMİ YAVUZ İLE GEÇMİŞ DURAKLARDAN ŞİİR İÇİNE

HİLMİ YAVUZ İLE GEÇMİŞ DURAKLARDAN ŞİİR İÇİNE

E.Ö:  1980 öncesi sağcılık ve solculuk iyi anlamda da kötü anlamda da belirgin bir cephe oluşturuyordu. Bu durumun olumsuz bir şekilde topluma yansımaları olduğu gibi özellikle sanat ve fikir dünyamıza büyük katkıları olduğunu inkâr edemeyiz. Sağcı- solcu kamplaşmasının tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz ama oldukça zayıfladığı bir gerçek. Bu kavramların yerini sizce günümüzde ne aldı?  Bu durumun sanat ve fikir dünyamıza yansıması hakkında neler düşünüyorsunuz? Özellikle günümüz şiirini Hilmi Yavuz bu bağlamda nasıl değerlendirir?

H.Y:  Bu soruda bana sorarsanız tuhaf bir ön kabul var. O da şu: Sağcılık- solculuk 1980’lerde çok öne çıkmıştı, şimdi biraz geriledi ama onun yerine bu defa ne tür bir karşıtlık aldı gibi bir ön varsayım. Sanki Türkiye’de sürekli böyle birtakım karşıtlıklar oluyormuş, sağcılık- solculuğa benzer birtakım karşıtlık oluyormuş da bu sağcılık solculuk meselesi bittikten veya bitmeye yüz tuttuktan sonra yerini ne almış gibi. Tuhaf bir şey bu, belki de bilinçdışı bir durumu yansıtıyor. Türkiye’de demek ki her zaman birtakım böyle bölünmeler, karşıtlıklar, ötekileştirmeler olacak. Bu soruda benim dikkatimi çeken şey bu. Aslında bu doğru bir tespit. Evet doğru bir tespit bu çünkü gerçekten Türkiye demokratik yaşama geçmekle birlikte yani demokrasiyle birlikte bu tür ikilikleri yaşamaya başladı. Bunun yakın tanıklarından biri özellikle 1950’den bu yana benim. 1950’li yılların sonlarına doğru Türkiye’de, köylerde kahveler, Demokrat Partililerin kahveleri ve Cumhuriyet Halk Partililerin kahveleri diye ikiye ayrılmıştı. 1960’tan sonra Türkiye’de solculuk ya da sol düşünce genellikle görece bir özgürlüğe kavuştuktan sonra bu kez sağcılık ve solculuk gibi bir bölünmeyle karşılaştık. Bu bölünmeler çoğalmaya da başladı: Sünnilik- Alevilik gibi, Türkler ve Kürtler gibi vesaire… şimdi tabii böyle bir bölünme söz konusu olunca ister istemez entelektüel hayatta da poetik hayatta da bunların yandaşları ve dolayısıyla karşıtları da oluşuyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Bugün bu tür karşıtlıklardan hangisi öne çıkıyor diye sormak bana göre çok doğru değil çünkü birçok ikili karşıtlık var, birçok ötekileştirme var ve bu ötekileştirmenin belirttiğim gibi entelektüel hayatta da poetik hayatta da karşılıkları var.

E.Ö: Bu kavramların (sağcı-solcu) etkili olduğu dönemlerde yaşayan Tanpınar’ın, Cemil Meriç’in hatta Yahya Kemal’in konumlandırılmasında bir bocalama yaşanmıştır. Hatta Tanpınar ve Cemil Meriç bu sıkıntıyı dile de getirmiştir. Hilmi Yavuz da benzer bir konumlandırılma sıkıntısı yaşadı mı?  Hilmi Yavuz sağcı mıdır solcu mu?

H.Y: Hiç şüphesiz ki yaşadım. Bu konuda söylenebilecek olan şey şudur: özellikle bunu sağcılık- solculuk bağlamında değil de gelenekselcilikle moderncilik arasında sıkışıp kalmış olmak gibi bir problem var. Yani sağcı olmakla solcu olmak arasında ya da sağcı mısın solcu musun gibi bir konumlandırmadan, bu soruyu içeren bir konumlandırmadan ziyade meseleyi dediğim gibi, gelenekle modern arasında sıkışıp kalmış olmaklık bağlamında ele almanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Sağcılık-solculuk meselesi sadece politik bir mesele olmakla öne çıkıyor. Tarihsel, sosyolojik ve entelektüel bir mesele olarak asıl mesele hiç şüphesiz, gelenekle modernlik arasında. Sağcılıkla solculuk arasında sıkışmak diye bir mesele olmaz. Bir adam ya sağcıdır ya solcudur. Bu ikisi arasında acaba sağcı mıyım solcu muyum diye düşünmek yanlış olur ama gelenekselcilikle moderncilik arasında, iki arada bir derede sıkışıp kalmış olmak çok anlaşılabilir bir meseledir ve mesele politik bir mesele olmaktan çok, tabi politik göndermeleri var ama, politik mesele olmaktan çok sosyolojik bir mesele ve medeniyet meselesidir. Tanpınar’ın da Cemil Meriç’in de Yahya Kemal’in de konumlandırılmasında sağcılığın ya da solculuğun değil, gelenekselciliğin ve modernciliğin bir problematik olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Aynı şey benim için de geçerli tabii. Şundan ötürü: Bilinen şeyleri zaman zaman tekrarlamakta fayda var; Tanzimat’tan sonra bir medeniyet değiştirmesi söz konusu olmuştur, yani gelenekselden moderne geçiş. Ama modernlik, geleneğe ilişkin ne varsa bütünüyle hepsini tasfiye etmiş de değildir ve edemez de zaten. Sosyolojik olarak böyle bir şey de mümkün değil. Biz modern olduk, dolayısıyla geleneğe ilişkin ne varsa tümünü tarihin çöplüğüne atalım, böyle bir şey olmuyor. Atalım deseniz bile atamıyorsunuz. Bunu Rusya’da fütüristler denediler mesela, Mayakovski’ler vesaireler denediler ama böyle bir şey olamazdı.

 İşte böyle bir açmazın içinde olmak bu; bir yanımızda geleneğe bağlıyız hiç şüphesiz, geçmişi bütünüyle tasfiye etmek gibi bir durum söz konusu değil ama bir taraftan da batıyı bütünüyle temellük etmek de söz konusu değil. İşte bu aradaki konum, arada bulunmak konumu budur. Tercih yapmakta zorlanmış olmak bana göre en sahih entelektüel konumdur. O yüzden bugün Tanpınar’dan, Cemil Meriç’ten söz ediliyor, onlar daha çok öne çıkıyor. Nedeni bu.

E.Ö: Peki hocam teşekkürler, şiiri öne çıkaralım. Günümüz şiiri hakkında görüşleriniz neler? Genç şairlerden ümitli misiniz?

H.Y: Şimdi, beni bilenler bilir. Ben bu konuda hep, biliyorsun, şunu söylemişimdir. Yine ‘doğululuk’- ‘batılılık’, geleneksellik- modernlik bağlamında. Hep bunu söylemişimdir yani, medeniyet durumu diye bir şey var. Medeniyet durumu bugün Türkiye’nin hem geleneksel hem modern olması gibi bir konumu getirip önümüze koydu. Somut örneklerle diyelim başörtülü hanımlarla mini etekli kızlar birlikteler. Madem ki böyle bir birlikte var oluş söz konusu, bu bir sentez değil, birlikte var oluş, sentez arayışları daima yanlıştır ve böyle bir şey mümkün de değildir. Daha baştan sentez arayışlarını bir kenara bırakmak lazım. Hem gelenekseli hem moderni birlikte iktisap etmek, edinmek, kazanmak, temellük etmek -nasıl söylerseniz- gibi bir konumu olması gerekir şairin. Medeniyet durumuyla birebir bir karşılıklılık ilişkisi içinde bulunmak bakımından.

Bunu ben icat etmedim. Bunu Yahya Kemal’le Ahmet Haşim icat etti. Ben farkına vardım. Bunları icat ettiklerinin, neyi icat ettiklerinin farkına vardım. Yahya Kemal’i okurken onda hem Nedim’i gördüm hem Baudelaire’i gördüm, Haşim’de hem Şeyh Galib’i hem Albert Samain’i, Necatigil’i okurken hem bizim geleneksel şairlerimizi hem de Alman şairlerini gördüm. Asaf Halet Çelebi’de de öyle, bir taraftan hz. Mevlana’yı, öbür taraftan sürrealistleri gördüm. Dolayısıyla böyle bir şey var, söylemiştim hatırlarsan, bir jenealoji, bir soyağacı var. Bu soyağacının ‘soyağacı’ olarak konumlandırması ve ortaya konması bana aittir. Soyağacını ben başlatmadım. Dediğim gibi bir kez daha altını çizerek söyleyeyim, bunun ayırdına varan benim. Demek ki böyle bir şey var ve bu mesele bir medeniyet meselesi olarak bir mütekabiliyeti getiriyor, getirmek zorunda. Medeniyet neyse, şiirin de öyle olması lazım.

E.Ö: Böyle şairler var mı hocam?

H.Y: Evet böyle şairler var. Yani bu soyağacını, bu jenealojiyi devam ettiren, benden sonra devam ettiren şairler var. Ben bu şairleri önemsiyorum. Bu şairlerin yaptıklarının çok kalıcı olacağını düşünüyorum. Bir şiir ancak medeniyet durumuyla birebir mütekabiliyet ilişkisi içinde olduğu takdirde geleceğe kalabilir diye düşünüyorum. Bu bir varsayım tabi. Yaşayan görecektir. Ad vermek istemiyorum bilenler kim olduklarını biliyorlar.

E.Ö: Günümüz şiir okuru hakkında ne düşünüyor Hilmi Yavuz?

H.Y: Hangi okur? Sen de okursun, posta gazetesinin şiir sayfasını okuyanlar da okur. Nitelikli okur mu, niteliksiz okur mu? Hangi okur hakkında bu soru?

E.Ö: Nitelikli okur diye değiştirelim o zaman sayın hocam.

H.Y: Tamam, güzel. Nitelikli okurun Türkiye’de görece olarak çok daha az sayıda olduğunu düşünüyorum. Ve her defasında yeni nitelikli okurlar kazanabilme olasılığının da giderek azaldığını söylemek gerekiyor. Bugün Türkiye’nin koşullarından, içinde bulunduğu koşullardan politik koşulları söz etmiyorum, sosyal medya ve eğitim vesaire… bunları kastediyorum, bunlara bakıldığında nitelikli okur üretiminin artık mümkün olsa bile çok nadir olarak ortaya çıkacağını maalesef düşünüyorum. Niteliksiz okurlar konusunda söyleyecek bir şeyim yok onlar posta gazetesinin şiirlerini okumaya devam etsinler ve çok satan şairleri okumaya devam etsinler. ‘’Edebiyat izler çevresi’’nin dışında kalan şairleri. Ne demek edebiyat izler çevresinin dışında kalan şairler, bazı şairler var 100.000 satıyor, bunların hiçbirini Türkiye’nin ciddi edebiyat dergilerinde görmüyoruz. Görüyor muyuz? Görmüyoruz. Yani, Bay X 100.000 satıyor ama şiirini Varlık dergisine, Kitaplık dergisine, ciddi edebiyat izler çevresinin izlediği, takip ettiği ciddi dergilere gönderme gereğini duyuyorlar mı, duymuyorlar. Dolayısıyla onların da yolları açık olsun diyorum.

E.Ö: Teşekkürümle birlikte, soru soruyu doğuruyor. Bu cevabınız ardından sorma gereği duyduğum bir soru var. Nitelikli okur dedik, görüşünüzü aldık, ben biliyorum bu cevabı fakat yazmak istediğim için soruyorum. Hilmi Yavuz’a göre nitelikli okur kimdir?

H.Y: Benim kriterlerimi biliyorsun, söylemişimdir zaten, iki kriter var. Bunlardan birincisi, satın aldığı kitapları hangi koşullarda satın aldığı; ikincisi tabii buna bağlı olarak oluşturduğu kitaplık. Nitelikli okur kendi donanımıyla, kendi beğenisiyle, kendi müktesebatıyla ve bütün bunların toplamı olarak kendi istenciyle kendi iradesiyle kitap alan okurdur. Kitabevine gittiği zaman hangi yazarın kitabını alacağını bilir. Bu seçim doğrudan doğruya kendisinin seçimidir.

Halbuki niteliksiz okur öyle değildir. Niteliksiz okur kendi istencinin dışında birtakım kriterlere göre kitap alır. Yani çok satan kitaplar listesine bakar; ya da yakından tanıdığı eşi-dostu birisi ona ‘bak bu kitap iyidir’ diye tavsiye etmiştir. Dolayısıyla kendi dışında birileri tarafından, kurumsal ya da bireysel, -kurumsal derken top10 listelerini kastediyorum. Bunlara bakarak seçer.

 Ben genellikle çağrıldığım evlerde özellikle kitaplara ve şiir kitapları varsa eğer şiir kitaplarının olduğu raflara bakarım. Bakarım mesela kendi kitabım kimlerin şiir kitaplarının yanında duruyor. Eğer Yahya Kemal’in, Haşim’in, Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın, Necatigil’in kitaplarının yanında duruyorsa; ben burada nitelikli bir okurla bulunuyorum şu anda diye düşünürüm. Ama adını vermek istemediğim birtakım şairler, o 100.000 satan şairlerin kitaplarıyla benim kitabım yan yana duruyorsa, ya hayfa! benim başıma bu da mı gelecekti, diye hayıflanıyorum doğrusu. Hilmi Yavuz’la 100.000 satan bir şair arasında ayrım gözetmeden, ikisini aynı rafa koyuyorsa ya da aynı ‘kefeye’ koyuyorsa, aynı düzeye koyuyorsa, onun niteliğinden ciddi ya da vahim derecede şüphe etmekte haksız olmayız diye düşünüyorum.

E.Ö: Haklısınız. Diğer bir soru, güzel olduğunu düşündüğüm bir soru: Şiirde musikiyi, sesi sürdürmek, günümüz Türkçesi ile ne kadar mümkün? Bunu sürdürebilen ve buna önem veren şairler var mı?

H.Y: Elbette var. Ve Türkçe, böylesine bir musiki hatta Yahya Kemal’in deyimiyle söylersek bir derunî ahenk üretme imkanına fazlasıyla sahip. Bunu zaten şairlerimizde görüyoruz. Türk dilinin buna ne kadar elverişli hatta ne kadar yatkın olduğunu, nasıl bir derunî musiki dili olduğunu, üretme konusunda ne kadar başarılı olduğunu görüyoruz. Tabii musiki denince ben Yahya Kemal’in derunî ahengini anlıyorum. Yahya Kemal, biliyorsun, aruzun ahengini mihaniki ahenk olarak kavramsallaştırıyordu. Aruzun ahengi değil yani derunî ahenkten anlaşılması gereken. Zaten çeşitli ahenk türleri var biliyorsun, taklidi ahenk var. Taklidi ahenk Fikret’in o ünlü ‘’Yağmur’’ şiirinde,

‘feûlün feûlün feûlün feûl’

vezninin yağmur damlalarını çağrıştırdığı, onomatopea yani taklit dediğimiz, doğadaki herhangi bir sesi yansılama meselesi. Şiirde kastedilen şey ne aruzun mihaniki ahengidir ne de Fikret’in yağmur şiirinde var olduğu söylenen taklidi ahenktir.

 Derunî ahenk başka bir şeydir... Belli bir insanlık durumunun şiirde dile getirilmesidir. Hüzün olabilir, sevinç olabilir, coşku olabilir, esrime- kendinden geçme olabilir. Nedim’in ünlü beytini Yahya Kemal’in yorumlaması:

‘’Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun’’ boşver…

Bunu veriyor. Ya da Tanpınar Fuzulî’nin bir beytinden söz ediyor. Çok güzel bir beyit:

‘’Esîr-i gurbetiz biz senden özge aşinamız yok’’

İşte bir içlenme var, çok güzel. Yani gurbette tek başına kalmışsın, bir tek adam var, tek birisi var ve ona sığınmaktan ve onunla birlikte olmaktan başka, herhangi biriyle ilişki kurman mümkün değil. Senden özge aşinamız yok… bir insanlık durumu var burada. Öbüründe nasıl bir coşku, bir hüzün vardıysa.

Ahmet Haşim’de de mesela… Yaşanmış olan bir şeyin yeniden yaşanmasının artık mümkün olmadığının bir insanlık durumu olarak duyumsanması var.

‘’dönmek mi, ne mümkün geri dönmek

Düştüyse gönüller bu melâle?

Bir eldir ufuklardan uzanmış

Zulmet bizi çekmekte visale.’’

E.Ö: Mükemmel bir şiirdir bu. ‘’Şafakta’’

H.Y: Evet mükemmel, tek kelimeyle.

E.Ö: Behçet Necatigil’den yola çıkarak size doğru gelmek yanlış olmaz sanırım.

H.Y: Hayır yanlış olmaz.

E.Ö: Behçet Necatigil'in ilk yazdığı şiirlere nazaran sonraları narrasyonu azalttığını biliyoruz. Varlık’ta, Rauf Mutluay bu değişen şiir için şöyle diyor: ‘’Güçleşti Behçet Necatigil, ‘’İki Başına Yürümek’’ çeşitli sorgularla birçok soruya konu oldu’’ buna örnek olarak da Suut Kemal Yetkin’in Varlık’ın 715. Sayısında Necatigil’i şiirini açıklamaya davet etmesini göstermiş. Bundan esinlenerek, şairin yazdığı şiiri açıklaması sizce ne kadar doğru?

H.Y: Şiir açıklanır mı böyle bir saçmalık  olabilir mi? Hele de bir açıklamayı şairden beklemek kadar abesle iştigal bir şey olamaz.

E.Ö: Suut Kemal Yetkin’in bunu yazması beni biraz düşündürdü açıkçası.

H.Y: Suut Bey ciddi bir estetti, rahmet olsun. Yazıyı bilmiyorum. Şiirin açıklanması durumu söz konusu olmamalı. Bunu Fransız şair Gerard de Nerval’e soruyorlar, o da, ben şiirlerimi açıklamam, ama açıklama diye bir şey mümkünse tabii! Eğer açıklarsam şiirlerim büyüsünü kaybeder, diyor. Şiir açıklanmaz, şairden böyle bir şey istenemez. Rauf Mutluay da bunu kabul edip yazısında yazmış, hocaya şiirini açıkla davetini dile getirebilmiş. Böyle bir şey olmamalı.

E.Ö: Oktay Akbal da yanlış hatırlamıyorsam Günlerde’de şair şiirini yazar çıkar gider, şiirle okuru arasına şair bile giremez şeklinde ifade ediyor. Haklı.

H.Y: Evet.

M.E: Bu açıklama konusunda bir şey ekleyebilir miyim hocam?

H.Y: Ekle tabii.

M.E: Şairin ne dediğinden çok şiirin ne anlattığı benim ilgimi çekiyor.

H.Y: Biz hep diyoruz ya, metin merkezli okuma…

E.Ö: Esas olan zaten metin merkezli okuma değil mi? Şair yazdıktan sonra metinle ilişkisi kalmıyor ki. Şair ne diyor değil, şiir ne diyor evet.

H.Y: Evet hep bunu söylüyoruz. Şairin söylediği ile şiirin söylediği arasında dağlar kadar fark var. Mesela Kemal Özer’in şiiri konusunda Berna Moran’ın kitabında örneği var: Kemal Özer, Mehmet Fuat’a veriyor şiirini, Mehmet Fuat bakıyor diyor ki, ben yayınlayacağım bu şiiri ama önce senle bir oyun oynayalım. Kemal Özer’in Ağıt şiiri şiir. Sen bu şiirde neyi anlatmak istiyorsun kapalı bir zarf içinde yaz bana ver. Ben de ne anlıyorum onu yazayım sonra karşılaştıralım, diyor. Hikayenin ayrıntısına girmiyorum ama şairin ‘ben bu şiirde bunu anlatmak istiyorum’ diye yazdığı şey, metin tarafından doğrulanmıyor! Halbuki Mehmet Fuat’ın şiirden anladığı, ben şiirden bunu anlıyorum diyerek yazdığı, metin tarafından doğrulanıyor. Dolayısıyla şairin değil de okurun ve eleştirmenin metinle birebir ilişki içinde olduğunu görüyoruz. ‘’Aldanma ki şair sözü elbet yalandır’’ özellikle bu bağlamda.

E.Ö: Şairin şiiriyle örtüşmediği bunu doğruluyor.

H.Y: Tabii. Yalan söylediğinin, daha sonra ancak Mehmet Fuat gibi biri çıkarsa farkına varabilir. Metin şairin yalan söylediğini ortaya çıkarıyor.

E.Ö: Gelelim mi diğer soruya hocam? Bazı yazar ve şairler anıldığında akla sadece bir kitap geliyor. Bunlardan biri de Fazıl Hüsnü Dağlarca. Çocuk ve Allah… Buna başka örnekler de verilebilir. Fakat sizde durum çok farklı. On kişiye sorsam iki kişiden aynı cevap gelmesi ihtimali çok düşük. Mesela ben Yara Şiirleri derim, bir başkası Çöl Şiirleri, birisi çıkar ben Okuma Notları’nın üstüne tanımam der. Hilmi Yavuz bunun sebebini nasıl açıklar?

H.Y: Güzel bir soru bu, Ebru. Ben her kitapta şiirimi değiştiriyorum da ondan. Eğer şiirimi olduğu gibi devam ettiriyor olsaydım yani Bakış Kuşu’ndan itibaren bir değişikliğe uğratmadan devam ettirseydim, herhalde benim durumum Fazıl Hüsnü’nün akıbetinden farklı olmazdı diye düşünüyorum kızım.

 E.Ö: Soruları da sürekli konuda değişikliğe giderek soruyorum. Şiire hakkıyla ev sahipliği yapacak daha doğrusu hem teorik hem de pratik olarak şiirin nabzını tutacak yayın organları var mı günümüzde?

H.Y: YOK. Tek kelimeyle, yok…

E.Ö: 2000’li yıllarda Anadolu’daki edebi ve fikrî çoğu faaliyeti takip ettiğinizi gösteren çalışmalarınız olmuştu. Anadolu’daki akademisyenleri davet ettiğiniz TV programları ilk akla gelenler arasında. Ayrıca Trabzon’da çıkan Ada dergisine sıcak bir ilginiz olmuştu. Bu faaliyetlerinizin nasıl bir dönütü oldu? Anadolu’yu sanat ve fikir açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.Y: Şimdi, bu konuda size, çok değişik bir gözlemimi izin verirseniz aktarmak istiyorum.

E.Ö: Estağfirullah hocam.

H.Y: Diyelim ki, Kayseri ya da Konya, orada yerel şairlerin, sanatçıların kendi aralarında bir örgütleri var. Dernekleri var. O dernek davet ediyor, ‘merkezden’ diyelim. İstanbul, edebiyatın merkezi durumunda. İstanbul dışı da ‘periferi’dir, çevre yani. Gidiyoruz, biz kendi şiirlerimizi okuyoruz; onlar kendi şiirlerini okuyorlar. Ama bizim şiirlerimizle onların şiiri arasında hiçbir ilişki yok. Birdenbire şunu fark ettim, belki abartılı gelecek size ama, birdenbire şunu fark ettim. Yahu sanki Bâki efendi, Adana’ya gidip orada Dadaloğlu ile birlikte şiir okuyor. Böyle hissettim. Adamlar tamamen hece vezniyle o geleneği sürdürüyorlar; biz çok farklı bir şiir yazıyoruz. Onlar bizim şiirimize tuhaf bakıyorlar, abartmıyorum, biz onların şiirine öyle bakıyoruz. Yerel şairlerin konumuyla merkezdeki şairlerin ya da merkezde gibi yazan şairlerin hiç ilgisi yok. Hiç. Biz bir şeyler yapıyoruz, sürekli bir şeyler okuyoruz, yazıyoruz; değiştirerek, geliştirerek. Yerel şairlerde böyle bir şey yok. Hep aynı.

Senin söylediğin dergiler, Ada dergisi vesaire, onların çoğu, çevrede ‘merkez’ gibi yazan şairler. Merkezde olmayıp merkez gibi yazanlar var. Mesela taşrada bir üniversitede, bir lisede edebiyat öğretmeni, merkezdeki gibi yazıyor, var böyle şairler, mesela bizim Ercan Yılmaz. Merkezdeki gibi yazıyor adam. Ercan’ın şiirinin İstanbul’da ya da Trabzon’da yazılmış olması arasında hiçbir fark yok.

E.Ö: Ercan Yılmaz çok güzel yazıyor. Gerçekten.

H.Y: Ama orda bazı şairler var, Trabzon’da, onların merkez şairleri ile hiç ilişkisi yok. Onlar tamamen Aşık Veysel, Mahsuni, Karacoğlan, Dadaloğlu, Bayburtlu Zihni gibi yazıyor. Bunu sürdürüyor. Dedim ki tam Osmanlı bu. Biz divan şiiri yazıyoruz, onlar halk şiiri yazıyorlar. O zaman Bâki efendi kalkıp Kayseri’ye gitmiyordu tabii ama biz gidiyoruz. Değişiklik tam olarak bundan ibaret. Aradaki farkı gözlemliyoruz.

O zaman da yok mu taşrada? Bağdatlı Ruhi var, merkezde gibi yazıyor. Taşrada ama aruzla yazıyor vesaire…

Çok ilginç. Yani Anadolu böyle. Osmanlı’dan bu yana hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz; şiirin alımlanması ve yazılması bağlamında.  Gene merkezde şairler var, taşrada şairler var, taşrada merkez gibi yazan şairler var ama taşrada merkez gibi yazmayan şairler var. Yerli, yerel, mahallî şairler.

E.Ö: Onlar sizi dinlerken acaba ne hissediyorlar?

H.Y: Bilmiyorum. Ben söyleyeyim onları dinlerken benim ne hissettiğimi, diyorum ki, Osmanlı bu ya… Hiçbir şey değişmemiş. Bâki efendi gelmediyse, ben geldim ve müşahede ettim, görüyorum. Hayretler içinde kaldım biliyor musun?

Sanıyoruz ki taşra da merkez gibi yazıyor. Öyle değil, öyle değil yahu. Hiç ilgisi yok.

E.Ö: Gelişen ve değişen bir şey yok.

H.Y: Hiç hem de.

M.E: Ben antolojiye baktım, Malatya’da, Malatyalı şairlerin antolojisine, dediğiniz doğru. Eski bir şiir yazıyorlar. Biz bir de Hilmi Yavuz okuru olunca bunları beğenmek zor.

H.Y: Zor beğenir hale geliyorsunuz evet.

E.Ö: Ben de taşrada, Niksar’da doğdum büyüdüm biliyorsunuz. Evet hece vezniyle yazılmamış şiire şiir demiyorlar yerel olanlar. Bu vahim bir durum. Külebi’nin anıt mezarında yazılı şiir için, bu nasıl şiir, böyle şiir mi olur diyene şahit oldum.

H.Y: "Niksar’da evimizdeyken

        Küçük bir serçe kadar hürdüm"

Buna şiir demiyorlar, doğrudur kızım. Al eline kalemi, yaz başına geleni. Bundan ibaret taşrada şiir.

E.Ö: Son soruma geçmek istiyorum, özellikle not aldığım bir soru. Sese ve kelimelere karşı bir duyarlılığınızın olması, -çocukluğunuzda Yahya Hikmet Yavuz’un yüksek sesle şiir okuması, annenizin geceleri dualar okuması ile oluşan ses duyarlılığınızın- poetikanızdaki etkisi nedir hocam?

H.Y: Lirik Defterler’de Anne Duadır diye bölüm var, görmüşsündür. Orada mesela şunu fark ettim, çok daha sonra. Anneme, bana dua okuyor geceleri, Fazıl Hüsnü’nün Ağır Hasta şiirinde olduğu gibi, -muhteşem bir şiirdir o gerçekten:

‘’üfleme bana anneciğim korkuyorum

Dua edip edip, geceleri.‘’

 

Annem dua okurdu geceleri, ne okuduğunu bilmiyorum tabii, Bakara’dan bir bölüm okuyor ya da başka bir şey, bir kelimeyi seçiyorum ben. Diyorum ki bir gece: anne, bana ‘’yuhitune’’yi okur musun? Yuhitune… niye o kelime? Niye yani? Anlamını bilmiyorum çocuğum, üstelik.

Dolayısıyla şöyle diyorum, bende şiir ‘ses’ olarak, ‘ses duyarlığı’ olarak başladı.  Ya da sese karşı olan bu duyarlılık beni özellikle şiir ve musiki üzerinde düşünmeye taşıdı, diye düşünüyorum. Söylediğin tespit doğru ve dolayısıyla Lirik Defterler’deki Anne Duadır bölümünde de bunu söyledim.

E.Ö: Sadece şiirinizde değil bu duyarlılığı düzyazılarınızda da kullanıyor olmalısınız ki özellikle Lirik Defterler’i okurken, yazılar bende şiir tadı bırakıyor.

H.Y: Doğru. Ben zaten mensur şiir gibi yazıyorum düzyazılarımı, sevgili kızım. Düzyazılarımın sende şiir etkisi bırakması bundandır.

E.Ö: Değerli zamanınızdan ayırdığınız için teşekkürler hocam.

 

Röportaj : Ebru Özden

Paylaşınız:

Ebru Güroğulları

Ebru Güroğulları

"Niksar'da doğdu. İstanbul Üniversitesi'nden mezun oldu. Şimdilerde İstanbul'da bir devrik cümle kendisi."

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. fatma
    18 Nisan 2019 Perşembe

    doyurucu bir röportaj olmuş. bir solukta okudum desem yeridir.

YORUM YAZIN