SAHİBİNİ ARAYAN MEKTUP

         Nasıl seslenirdim ben sana? Yok, adından söz etmiyorum. Birden içimden geldiğinde ne derdim sana? Bebeğim mi? Canım, güzelim ya da biriciğim mi? Bak, unutmuşum. Artık seslenmiyorum diye belki. Öyle ya yıllar oldu seni karşıma alıp da konuşmayalı. Demek seni içimde yaşatırken, bugünümü paylaşmıyormuşum. Durmadan senli günlerimi anıyormuşum kendi kendime. Şimdi de şu mektup yazma işinin nereden çıktığını inan bilmiyorum.

            Sana nasıl ulaşabileceğimi düşünerek gün boyu dolaştım durdum. Gece eve dönüp masama oturduğumda ise hep yaptığın gibi sağ omzumun üzerinden uzun boynunu ve küçücük başını uzattığını, yazdıklarımı yüksek sesle yinelediğini yeniden duyuverdim. O zamanlar dikkatimi dağıttığını söylememe kırılırdın. Köşedeki koltuğa kıvrılıverirdin, alt dudağın kıvrılıverirdi. Orada küsüp sus pus oturmana gönlüm razı gelmezdi ya, yanına gelip barışmama da inadım izin vermezdi. Küslüklere hep sen son verirdin. Barışmalarımız ne hoş olurdu.

            Mektuba attığım tarihi fark ettin mi?  Benden ayrılışının yıldönümü... Çok zaman geçti. Uzun zamandır yılları saymıyorum. Değişmeyen tek gerçek şu ki içimden çıkmıyorsun. Çıkmanı istemediğimden… Ama seni anılarımdan uğurlamanın bir yolunu bulmazsam yeniden sevemeyeceğim. Bu konuda sen ne düşünürdün, bilmiyorum.

           Bu gün, gri bir akşamüstünde, deniz kıyısındaki salaş bir balık lokantasındaydım. Sen görmedin orayı. Yeni sığınağım olarak kullanıyorum. Bugün de orada seni düşündüm, yaşadıklarımızı. Kıyıya çekilmiş kayıkların, üst üste yığılmış ağların ve taburelere oturmuş söyleşen balıkçıların ayrıntılarına dalarak düşüncemde bambaşka zamanlara gittim. 

           Çocuktuk seninle tanıştığımızda. Arkadaş topluluğu içinde birbirimize herhangi biri gibi davranırdık, yalnız kalıncaysa ne olduğunu tam bilmeyerek bir başka duyguyu yaşardık. Sonunda, sana tutulduğumu kendime açıklayabildiğimde artık bu ilişkiye bir ad koymalıyız diye karşına dikilmiştim. Sen uzun süre dostluğu savundun, ben aşkı. Aşkta birleştik. Ne güzel bütünleştik... Zaman aldı her şeyin yerli yerine oturması ama yılları dolduran beraberliğimiz nasıl da dolu doluydu. Kaçınılamaz ayrılıklarımız oldu elbette, kaçamadığımız ayrılışlarımız, özlemle geri dönmelerimiz, dönünce değer bilmelerimiz, kıskançlıklarımız, bile bile kıskandırmalarımız... Seni yıllar içinde, sevmeyi yavaş yavaş öğrenerek ama coşkuyu hiç eksiltmeden tanıdığımı, tanıdıkça bağlandığımı bir kez daha fark ediyorum. Mutlu anlarımızı aklımdan geçirmek bana iyi geliyor. Senden sonra çok sık yaşamadım böyle anları.

           Geçen yıl bu zamanlarda bir başkasına âşıktım. Evet, sanki iyileşiyordu derin yaram. İlk kez o yıldönümünde acım daha dayanılırdı; belki de paylaşıldığından. Yanımdaydı, seni biliyordu. Daha beraberliğimizin başında anlatmıştım ona. Benimle birlikte olacak kadının seni de benimsemesi gerektiğine hep inandım. Bende hiç bitmeyeceksin. Onun ellerini de tuttum, seninkiler olmadıklarını bilerek. Gözlerinin içine aşkla baktım, seninkileri düşünmeyerek. Onu sahiplendim ve isteyerek sahiplenildim.  Nasıl da güzeldi; güzel ve benim. Sonra mı?  Büyü bozuldu. Coşkunun bir yerinde, birdenbire tuhaf bir gerginlik oldu. Nedenini sordu. Yanıt veremedim. Anlamayacağından değil, kendim de bir neden bulamadığımdan. Bulmayı gerçekten istedim. Belki farkında olmadan seninle karşılaştırmaya başlamıştım. Onu her kırışımda alt dudağına bakıyordum; kıvrılmıyordu. Küsmüyordu, kavga etmiyorduk. O, sen değildi. Gitmesini, gelecek mi diye yüreğimin çarpmasını, gelmesiyle yüreğime su serpmesini istiyordum. Ne kadar kırıcı olsam da beni bırakmıyordu. “Yürümüyor,” dedim ona, “bu ilişkiyi sürdüremeyeceğim.” Kalmam için zorlamadı. Her zamanki yumuşaklığıyla “Kalmak istemiyorsan seni zorla tutamam,” dedi. Onu yitirince hissettim yitirmenin nasıl acı verici olduğunu. Ne ki senin acın yanında dayanılmaz değildi. Ona, gel yeniden deneyelim deme şansım vardı. Dönmeyebilirdi kuşkusuz. Ama bir şans her zaman vardı. Oysa seninki dönüşsüz bir gidiş...

           Yıllar öncede kalan o sabahı kâbuslarımda yeniden görmeye başladım. Çok net anımsıyorum. Uykusuz geçen bir gecenin sonunda, içimde tanımsız bir huzursuzlukla yerimde duramıyordum. Gece yarısı telefon konuşmamızın sonunda sen “Seni seviyorum” demiştin de ben şımarıklık etmiş, az öncesinde söylediğin bir sözün, aslında onu kastetmediğini çok iyi bildiğim ikincil anlamına kırılarak -belki yalnızca kırılmış gibi yaparak- karşılık vermeyip geçiştirmiştim. Sana söylemeyi ertelediğim o iki sözcük gece boyu beynimde çınladı sonra. Uyutmadı beni. Sabah erkenden seni arayacaktım. Biraz daha geciktirmek istedim. Kendimi sokağa zor attım. Amaçsızca dolaşmak iyi gelir sandım, ama boşuna oyalandığımı fark ederek sizin eve yöneldim. Tek amacı kalmıştı adımlarımın, bir an önce sana ulaşmak ve sevgimi ulaştırmak...

          Kapınızın açık olmasına ilk anda bir anlam veremedim. Annenin çığlıklar atarak ağlayışını duydum. Çekinerek girdim içeri. Sanki o anları yaşayan ben değildim. Koridordan geçerek salonun eşiğine dek geldim. Gözlerim sana takıldı; ayıramadım.  Odanın ortasında, kalabalığın arasında yatıyordun. Üzerine örtülmüş çarşaftan daha beyazdı tenin. Siyah saçların yastığa gelişi güzel dağılmıştı. Gözlerin kapalıydı. Dudakların aralık. Onca ayrıntının içinde dudaklarına takıldım. Birdenbire hüzün mü, gülümseme mi var diye bir merak sardı bütün benliğimi. Mühürlüydü dudakların. Daha önce hiç görmediğim kadar kırmızıydılar.

           Arkamda duran iki kişinin konuşmasını duyduktan epeyce sonra anlamını algılayabildim: Şofben zehirlenmesiymiş.

        Bir ara annen ile göz göze geldik. Yanına gittim ve sarıldım boynuna. Onunla ağladım. Neden sonra alabildim beynimi kemiren sorunun yanıtını. O sabah mutlu kalkmışsın. Benimle buluşacağını söyleyerek hazırlanmaya başlamışsın. Bir ara annen yanına gelmiş ve ilişkimizin nasıl gittiğini sormuş. Artık birbirimizi çok iyi tanıdığımızı ve kafanda en ufak bir kuşku bile kalmadığını söylemişsin. 

          Neler anlatıyorum? Bir umut... İçimdekileri yazıya dökersem içimde yer açılır diye bir umut... Şimdi bu yazdıklarımı da çekmeceye kaldıracağım, resimlerimizin ve mektuplarımızın yanına. 

            Anımsadım sonunda; sana "Meleğim" derdim ben.  Meleğim, seni seviyorum.

Göksel Altınışık

 

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Çiğdem Özesmi
    16 Haziran 2019 Pazar

    Çok etkileyici.. bir solukta okunan içinde bir yaşamı barındıran yazı, eline sağlık

  2. Huriye Berk Takır
    19 Haziran 2019 Çarşamba

    Hayat kısa işte. Hiç beklemediğimiz bir anda bitiveriyor. Hep hatırlamak gerekiyor değil mi? Elinize sağlık Hocam.

  3. Süda Tekin
    19 Haziran 2019 Çarşamba

    Sevgili "Altınışık" kadın, duyguları kelimelere dökme ve iletme becerin sayesinde yazıyı adeta bir çırpıda aldım, sindirdim. Yaşamın başka ancak gerçek yüzüyle yüzleştiren sevgi dolu ifadelerin hüzünden ziyade özlemi ve birlikteyken farkındalığı hissettirdi. Emeğine sağlık güzel insan

  4. Ayşe Bilgin
    19 Haziran 2019 Çarşamba

    Gökselcim harika akıcı sürükleyici Yüreğine kalemine sağlık.teşekkür ediyorum kutluyorum

  5. ~Aşk
    19 Haziran 2019 Çarşamba

    Kaleminize sağlık.. Duygular ne güzel dökülmüş yazıya..Geç kalınmışlığı ne güzel anlatmışsınız.. Yazınız bana Yaşar Kemalin şu sözlerini anımsattı. "İnsan bir kere birine geç kalır ve bir daha hiç kimse için acele etmez. " Geç olmadan söylemek geç olmadan yapmak lazım.. En önemlisi de Kıymetini bilmek lazım hepimizin hayatında var bu geç kalınmışlıklar.. Geç kalınmışlıklardan pişmanlıklardan uzak bir ömür dileğiyle... Aşkla kalın..

YORUM YAZIN