CEHENNEMİN LAVANTA KOKUSU

CEHENNEMİN LAVANTA KOKUSU

Gece... Varlığını siyahtan daha koyu yapan, sırıtan, çıldırtan bir sessizlik… Bu karanlık sükûtun otoritesini deviren ve gecenin hantal durağanlığını acımasızca biçen üç fütursuz ses… Oldukça şişman bir kadının evini ortadan ikiye bölen uzun koridor boyunca sürdürdüğü ayak sesi… “tık tık tık!”

Orta yaşın biraz altındaki şişman kadın, mutfaktan çıkmış salona doğru gidiyordu. Yürüdükçe,  tel topuklu terliklerine sığmayan et yumağı ayaklarından beklenmedik bir narinlikte çıkan kendi ayak seslerine hayran oluyor, bu çekici ses sayesinde varlığını mümkün olduğunca uzağa duyurmayı  seviyordu. Bunu yaparken de, elindeki atıştırmalıkları ele veren ambalaj sesinden duyduğu utançtan ötürü bedenini taşımakta zorlanan terliklerinde bulduğu zarif sesi daha fazla vurgulamaya gereksinim duyarak, holü tekrar tekrar adımlamaktan çekinmiyordu.

Koridorun tam ortasında bulunan dış kapının önünden geçmek üzereyken merdivenlerden gelen sesle duraksadı. Ahenkli adımlarına ve alımlı olduğunu sandığı yürüyüşüne keskin bir şekilde son vererek kapının dürbününe uzandı. Daha zarif hissetmesini sağlayan kendi topuk seslerine uyumsuzca karışan bir kapı gıcırtısı yüzünden şovuna son verdi. Tabanlarındaki yükseltilere rağmen yetişemediği dürbünü bu kadar yükseğe yerleştiren ustaya içinden lanet okuduğu anlarda bile mümkün olduğunca merakının iştahını gidermek için çabalıyor, görüş alanının darlığına aldırmadan karşı dairenin kapısında duran adamı seyretmeyi sürdürüyordu. Ne yazık ki, komşusunun omzunun bir kısmından ve “ peki, teşekkürler” sözünden başka bir şey sunulamamıştı arsız merakına.  Konuşmanın en can alıcı yerini ve gelen kişiyi kaçırdığını aynı gıcırtıyla kapanan kapının sesinden anlayarak hayıflandı.  Komşusuyla bitişik salon duvarından gelecek seslerden medet umarak az önce çıkarmaktan hoşlandığı naif sesleri unutarak koştu. Bu kez bedeni hem terliklere, hem yerdeki eski moda fayanslara hem de bu biçimsiz sesi işitecek kulaklara zulmeder kabalıktaydı. “tak!tak!tak!”

         Adam; 

Pek seyrek çalan kapı zili ve beklenmeyen bir mektupla gelen postacı adamı heyecanlandırmıştı. Zarfı görevlinin elinden alır almaz kısa bir teşekkür edip aceleyle kapıyı kapattı. Salona kadar sabredemezdi. Kapağı yapıştırılmamış zarfın içinden mektubu çıkardı. Katlanmayı gerektirmeyecek büyüklükteki kâğıdı eline aldığında üzerinde yazanları okumadan evvel huzurlu bir lavanta kokusunu genzinde hissetti. Lavanta kokusu adamı hayal kırıklığına uğratmıştı. Kâğıdı okumaya dair iştahını kaybetti. Annesinden gelen lavanta kokusunu saygıyla içine çekmiş ama sözlerini okumak istememişti. Kendine bile tekrarlamaya tahammül edemediği kabahatlerini ezici bir iyimserlikle nasihate dönüştürerek oğlunu dizginlemeye çalışan annesinin nasihatlerinden oldu olası nefret ederdi. Hem, bir ölü ne kadar muştulu bir haber getirebilirdi ki. Birdenbire aklı silkindi. Mektubun annesinden gelemeyeceğini kavradığı an kâğıdı tekrar okuma mesafesine getirdi.  Bitirmesi uzun sürmemişti çünkü mektup tek kelimeden ibaretti: “ gülümse!” gülümsemedi. Eriyen mimikleri sevimsiz bir şakaya maruz kaldığını belli ediyordu.  Zarfı sağa, mektubu sola savurarak; postacı gelmeden önce yapmakta olduğu işe devam etti. Kedisinin döktüğü tüylerin yapıştığı çoraplarını ayağından çıkararak biraz önce mektubu savurduğu köşeye fırlattı.  Bacağına dolanıp sırnaşık hareketlerle mama saatinin geldiğini anlatmaya çalışan kedisini nazikçe yana iterek mutfağa doğru yola koyuldu. Kedinin ısrarla sahibinin ayaklarına dolanması yüzünden dökülen mama kâsesi adamın öfkesini sıçratmıştı. Kediye tek bir miyavlama hakkı daha tanımadan sert bir tekmeyle mutfağın öteki ucuna fırlatırken akıbetiyle bir an bile ilgilenmeyerek yerdeki mama kırıntılarını bir gazete kâğıdına topladı. . Havalandırma boşluğunun camını açmasıyla mahşeri bir kuş sürüsünün kanatlanışı ve olağanüstü bir durumu haber veren çığlıkları gayet bildik bir durum olsa da, bolca kuş pisliğinin lağıma çevirdiği yerden mutfağına dolan iğrenç koku midesini bulandırdı. Camı hızla kapatıp, boyası akan yerlerinden paslanmaya yüz tutmuş olan buzdolabında midesinin bulantısını bastıracak bir şeyler aradı. Bu sefer de küflenmiş peynir kokusu buzdolabından dışarıya sızınca bozuk bir asapla dolabın kapağını üzerine çarparak mutfaktan çıktı. Salona giden yolun her köşesinde göze çarpan benzersiz perişanlığını görmeye hala alışamamıştı ama Şey’in hayatından çıktığı güne lanet okumaktan hiç vazgeçmemek için bu hayatı yaşamaya devam edecekti. Biraz önce fırlattığı mektubun yerinde olmadığını fark ettiyse de bunun üzerinde durmadı. Böyle bir dağınıklıkta eşyalar bile istediği zaman yer değiştirecek kadar özgür olmalıydı. Özgürlük tanımadığı tek eşyası olan sallanan sandalyesine oturdu. Kullanıldığında boğumlarından çatlayacakmış hissi veren bir acıyla çatırdayan sandalyenin konumu, adama karşı binanın aralık duran perdesinden içeriyi görme açısı sağlıyordu. Yağmur damlalarının izlerini kahverengiye bürüyen şehir tozuyla kirlenmiş camın ardından caddenin hemen karşısında bulunan apartman dairesinde Şey’e benzeyen kadını gördüğü olurdu. Bazı günler bu güzel kadının eşinden dayak yediğine şahit olur, Şey’e duyduğu öfkeden kaynaklanan bir lezzetle bu acı manzarayı seyretmeye doyamazdı.

Şey… Kadına bu adı onu kaybettiği gün takmıştı. Bir şeydi artık O. Her hangi bir şey.

Süt dökmüş kedi deyimini aratmayacak bir sessizlikle ayaklarına dolanmaya başlayan kedisi, Şey’in siluetini gözlerinin önünden çekip aldı. Bir sıçan gibi geçtiği yerlere tüy dökerek iz bırakan derisi zamanla görünür olmuştu. Zavallı hayvan bakımsızlığın eksikliğini hissetmiyor ve sahibinin sevgi kırıntılarını toplamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Öyle ki, bunun için adamın ikincil karakterini yansıttığı durağan zamanlarından mutlaka faydalanıyordu.  

Adam, attığı acımasız tekmeyi çoktan unutmuştu. Kucağında olduğunun bile farkında olmadığı hayvanı iki kulağının arasından okşarken, karşı apartmanlardan gözlerine akseden ışıkların derininde yarım saat önce kendisine postalanan mektubu hangi densizin gönderdiğini düşünmeye başlamıştı. Belli belirsiz bir iştiyakla yerinden kalktı. Bilincini kelepçeleyen kötümserliğin kusurunu havalandırma boşluğundan gelen kokudan zehirlenmesinde bulmak istiyordu. Öyle yaptı. Hiçbir duyguya mantıklı anlamlar yükleyecek kadar zamanı yoktu. Ara sıra aklıselim davranmaya cüret eden mantığını susturmak için mutat olduğu üzere yattı ve uyudu.

Gözlerini gerçeğe mi yoksa rüyaya mı açtığını öğrenmenin tek bir yolu vardı. Yüzünü yıkamak için banyoya gitti. Lavabonun üstündeki aynalı dolabın aralık duran kapağını kapatırken arkasındaki kapının eşiğinde beliren postacıyı görerek irkildi: “Ne işin var burada?”, derken dizlerinde müthiş bir güçsüzlük hissediyordu. “sakin ol bakalım abicim, relax relakssss… Mektubunu bırakıp gideceğim. Biliyorsun musun, benim işim bu.”, dedi. adam bu son derece ciddiyetsiz ve alaylı üsluptan bir an evvel kurtulmak istedi. Onu arkadaş canlısı olmayı abartırken haddini aşan eski arkadaşlarına benzetti. Ancak Postacının elinde duran zarfın satenimsi parıltısı adamın dikkatini dağıtmıştı. “Geri gönder, istemiyorum mektup falan, anlıyor musun? İstemiyorum!”,dedi. Postacı gittikçe belirsizleşiyordu. Yine de: “ haklısın abicim.”dedi. Siluetinin son zerrelerini de alıp götürmeden önce söylediği sözler, silinip giden bedeni kadar ilginç gelmişti adama.” Kimse lavanta masumiyetiyle Şey’in lanetini bir zarfta görmek istemez.” diyecek zamanı olmuştu postacının. Şey’in adını duymak anın dışında kalan tüm gariplikleri sıradanlaştırmaya ve şaşkınlık duygusunun yerine tehlikeli bir kıskançlık ve öfke kontrolsüzlüğü yaşatmaya yetiyordu çünkü.  Adam, “ bekle, ver şunu!” , dediyse de yetişemedi. Pişmanlığa vakit kalmayacak kadar kısa bir sürede postacının gitmeden önce zarfı bıraktığını fark etti. Zarf, kapının arkasında asılı duran bornozun cebinde duruyordu. Öfkeyle açtı. Lavanta kokusunun eşlik ettiği mor kâğıtta bu kez: “ kinini hür bırak ve gel, bekliyorum”yazıyordu. Uyumak istedi. Uyuması gerekiyordu. Mektubu başucundaki komodinin çekmecesine koyarak yattı. Aşkın, göğüs kafesini parçalayarak dışarı atmak istediği kinini salıvermemek için kollarını birbirine kenetledi. Hiçbir yere gitmeyecekti. Uyumaya zorladı kendini, başardı.

Çekmecenin minik aralıklarından odaya, oradan adamın burnunu geçerek uykusuna sızan lavanta kokusu adamın yakasına yapışan bir hayalet gibiydi. Onu uyandıran mektubu parçalamak üzere çekmeceyi açtı. Tek hamlede kağıdı ikiye bölmüştü. Ancak bu kez yastığa attığı iki parçadan birindeki yazı dikkatini çekmiş ve mecburen öteki parçayı da okumak zorunda kalmıştı: ilk parçada “Kin hapsedildiği yerden çıktı.” ikincisindeyse: “Sen, hürsün artık bekleyeceğim...” yazıyordu. Mektubu yeniden okunamayacak kadar küçük parçalara ayırdı. Minik parçalar bölündükçe yok oldu.

Postacı dördüncü mektubu kapıcıya vermiş olmalıydı. O da ekmek sepetinin içine bırakıp gitmişti. Adam ekmeği aldıktan sonra mektuba hiç dokunmadan evine girdi. Lavanta kokusunun kapıyı ve holü geçmesine engel olamamıştı. Kokunun masumiyeti adamı kahvaltı masasında yakalamayı başarmıştı bile.

Uzun düşünmedi adam. Seri adımlarla dış kapıyı açarak mektubu aldı. Zarfı ne yaptığını hatırlamıyordu ama içindeki mor renkli pürüzsüz kâğıdı ve lanetli kokusunu havalandırma boşluğunun azabına bırakmak ve sonsuza kadar dünyada kalmak istiyordu. Yol boyunca yırttığı her parçayı istemsizce okudu. Okunan kelimeler adamın beyninde birleşerek güçleniyor ve kılcal damarlarına nüfuz ediyordu. “Beni kuşların kanatlarına bindirdiğin yerde…” sözleriyle saldırıyordu mektup.  Zihninin gayyasında unutulmak üzere terk edilmiş birkaç kesitle buluştu mektubun sözcükleri. Lavanta kokulu nevresimlerle donatılmış yatağında uyuyan masum bir çocuktu adam. Çocuğunun gelecekte dönüşeceği canavardan habersiz alnından öpen bir melekti annesi… Fakat canavar, meleğe karşı duyduğu utancı yaşamaktan tiksiniyordu. Belki de bu yüzden tüm güzelliğine rağmen lavanta kokusundan hiçbir zaman haz almamıştı. Meleğin lavanta kokularına bürüyerek getirdiği kabahatini, kuş dışkılarının kokusunda boğmaya kararlı bir halde mutfağa koştu. Havalandırmanın camını koparırcasına açtı. Mor renkli saten geceliği ve dudağının kenarından sızan kızıl kanıyla karşısında duran Şey’e savurdu kâğıt parçalarını. Kıpırdamamıştı. Lütfedilmiş bir bekleyişi ima eder gibi: “ geldin sonunda.”dedi. Kadının cüretkâr hali adamı kışkırtmaya yetmişti. Onun bu cesur ve kendinden emin tavırları altında küçülmeyi reddettiği için benliğindeki canavarı salıvermemiş miydi yıllar önce?

 “ benden korkmuyorsun” dedi, tehditkâr bir bakışla.

“ hayır, sevgilim, korkmuyorum” bunu duymak adamın içinde bastırdığı azapları diriltti. Ona olan aşkıyla sulayıp küçüldüğü yerde büyüttüğü nefreti saniyeler içinde bütün damarlarını dolaşmıştı adamın. Kadının masumluğunu fısıldayan vicdanın cılız sesi karşısında, özünde bulduğu sınırsız yetkinliğin gür sesi daha baskın çıkıyor ve Şey’e reva gördüğü acı son için zulmünün bir mazereti olduğuna inanıyordu. Adam, çocukluğundan itibaren kurtulamadığı zayıflık korkusu yüzünden aşkını nefrete devşiren iki zıt haz arasında zavallı bir oyuncağa dönüştüğünü görmemek için yüreğinin gözlerini açan vicdanını kibrin elleriyle kapatıyordu. Ona âşık olmayı iradesine bir saldırı gibi algılıyor, bu yüzden aşkın nesnesiyle birlikte yok olmayı hak ettiğinden emin oluyordu. Evet, O bu tutkuyla birlikte layık olduğu çukura gitmeliydi bir an önce..

 Şey’in üzerindeki mor geceliğin çekiciliği bu olumsuz duyguyu yalnızca bir an durdurabildi.

“ senin için aldığım şeyi giymişsin. Biliyor musun?”

“neyi tatlım?” hala kadınının tavırlarında alaycı ve küçümseyici bir hadsizlik seziyordu. Güzel saçlarını ellerine dolayarak onu boşluktan sarkıtma ve ağırlığıyla vücudunun kafa derisinden ayrıldığını seyretme isteğiyle yutkundu. Fakat geceliğin arzularına sunduğu görüntü hatırına, bu düşüncesini kendince yumuşatarak:

“ seni tekrar tekrar buradan kuşların kanatlarına bırakmak istiyorum. Çünkü yalnızca onlara güvenebilirim” dedi.

“ ah, tatlım… Hiç değişmeyeceksin sanırım.”dedi Şey. Boynundaki gerdanlığı çıkarıp boşluğa bırakırken ikisi de düşen nesnenin ardından kuşkuyla bakıyordu. Adama biraz daha yaklaşarak:” gitti” dedi, “ bir daha gelmeyecek. Çünkü o da uçmayı bilmiyordu. Ama ben uçmayı öğrendim sevgilim. Gel hadi, gel ve benimle kanatlan”

Adam kadının cazibesine kemik gibi bir garezle karşı koydu. Boşluğa çekilmek istendiğini fark edecek kadar bilinçli olduğunu düşünüyordu. Kadının, adamı yenmek ve kendisine karşı üstünlük sağlamak istediğine tereddütsüz inandı. Hükmettiği bu sinsi plan adamı kudurtmuştu. Bu yüzden adamın son sözü “ sakin ol ve bir kez olsun gülümse”, oldu. Kadından kurtulmak için vücut ağırlığının gücüyle bedenini öne doğru yaslarken, kendisi için hayati olan bütün fizik kurallarını görmezden gelecek kadar aceleciydi : “ elbette, sen cehenneme gittiğinde gülümseyeceğim”, dedi.  Elleri kadının omuzlarını delip boşluğa kaydı. Zaferin oluşturduğu şeytani tebessümü yüzünde donakalmıştı. Tüm bedeni siluetin ortasından geçerek boşluğu kucaklamıştı çünkü…

***

Ağır bedeni ile bastığı her yerden iki kez ses geliyordu sanki. Her gün aynı saatlerde çalınan kapının koluna sıkıştırılmış gazetesini aldı. Masanın üzerindeki kahvaltılıklara düşmemesine özen göstererek boş bir alana fırlattığı gazetenin bir köşesindeki fotoğraf, kadının sabahtan beri diline pelesenk ettiği şarkıyı yarıda kesmesine neden oldu.  Yutkundu. Sonra haberin ilk cümlelerini mırıldandı: “ eşinin intiharının acısına dayanamayan S.A.’ da yıllar sonra aynı yerde intihar etti. S.A., yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.“

“ demek adın S.A.‘ydı” dedi. İsminin baş harflerini okuduğunda adam hakkında bilmesi gereken son şeyi de öğrendiğini zannederek çayından bir yudum daha alırken hiçbir zaman bilemeyeceği gerçekleri yuttuğunun farkında değildi…

Paylaşınız:

Fatmanur Peçe

Fatmanur Peçe

1985 yılında rize de doğdu. Hâlâ yaşıyor.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN