BAY NURETTİN AHMED * İLE CORFORMİSME ET RÉVOLTE ** ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

BAY NURETTİN AHMED * İLE CORFORMİSME ET RÉVOLTE ** ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

S.Y: Efendim, öncelikle Türkiye’ye hoş geldiniz.
N.A:
Teşekkür ederim hoş bulduk.

 

S.Y: Yurtdışındaki tedrisat hayatınızı bitirip yurda geri döndünüz. Bize oradaki günlerinizi ve gidiş hikâyenizi kısaca anlatabilir misiniz?

N.A: Elbette. Ümit ederim ki Marsilya Limanı’ndan ayrılırken unuttuğum kitaplarımı, beni uğurlayan arkadaşlarım yanlarına almışlardır. Aklım halen daha kitaplarımda. Nasıl unuturum nasıl… Neyse efendim, olan oldu artık. Bu üzüntü içerisinde ister istemez hatalarım olacaktır, şimdiden affola. Avrupa’da öğrenim görmek amacıyla girdiğim imtihanı kazanarak (1928) Hamdi Akverdi, Halil Vehbi (Eralp), Ziya Somar, Enver Ziya (Karal) gibi kıymetli arkadaşlarla birlikte Fransa’ya gittim. Önce Fransızca öğrenmek için Aix-en-Provence Lisesi’ne kaydoldum. Görüşlerini benimsediğim ve uzun zaman mektuplaştığım aksiyon (hareket) felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’i tam da bu sırada tanıdım. Bir müddet Aix Fakültesi’ne (University of Provence Aix-Marseille) devam ettim. İki yıl sonra Strasburg Üniversitesi’ne geçerek felsefe öğrenimi gördüm. Ahlâk kurlarını tamamladıktan sonra Sanat Tarihi okudum. Aldığım sertifikalarım: Rûhiyat ve Bedîiyat, Umumi Felsefe ve Mantık, Muasır Sanat Tarihi, İçtimaiyat ve Ahlâk, İlkçağ Sanat ve Arkeolojisi şeklindedir. Bu arada benden önce Paris’e gelen Ali Fuat (Başgil), Remzi Oğuz (Arık), Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu), Cevdet Perin, Bedrettin Tuncel, Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi (Barkan) ve Besim Darkot gibi isimlerle fikri münasebetlerde bulundum.

 

S.Y. Haliyle Paris’te kurduğunuz bu kadar münasebet sadece Türklerden ibaret değildi.

N.A. Evet tam da üstüne bastınız. Yakın çevrem sadece ülkemin insanlarından ibaret olamazdı. Öncelikle Louis Massignon ve Hıristiyanlığa geçip papaz olan Girit asıllı Türk Mollazâde Mehmet Ali (daha sonra Paul Molla ismini alıyor) gibi mistik şahıslarla temasım oldu. Ha bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, aynı yıllarda Paris’te bulunan A. Adnan Bey ve eşi Halide Edip Hanım’la (Adıvarlar) tanıştım. L. Massignon’a Türkçe dersleri onlar veriyorlardı. Onlar Türkiye’ye döndükten sonra Massingnon’a dersleri ben verdim.

 

S.Y. Galiba tezinizin seçiminde bu isimlerle tanışmanızın etkisi olmuş.

N.A. Kısmen diyebilirim. Bütün bu tanışıklardan maada Maurice Blondel üzerinden başlayan mistisizm ilgim Massignon etkisiyle İslâm tasavvufuna, özellikle vahdet-i vücûd felsefesine doğru gelişti. Tezimde ve ahlâk felsefesinde izleri görülen Hallâc-ı Mansûr’un, Yûnus Emre ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin eserlerini okumaya bu yıllarda başlamıştım. Hıristiyan mistisizmi ve ahlâkı konularında Blondel ve Paul Molla’dan çokça faydalandım. Burada felsefe eğitimi aldıktan sonra, Strasbourg’da doktoramı hazırlayarak, Paris Sorbonne’a gittim.

 

S.Y: Evet, bende söyleşiyi tam da bu noktaya taşımak istedim. Sorbonne’da felsefe dalında doktora tezi veren ilk Türk olduğunuz söyleniyor. Bize bundan söz edebilir misiniz?

N.A: Strasburg’da ahlâk felsefesiyle ilgili hazırladığım, “Conformisme et révolte” başlıklı tezimi 2 Temmuz 1934 yılında Sorbonne’da savunmuştum. O gün çok heyecanlıydım. Çalışmam üniversitenin felsefe jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilmişti. Üniversitenin geleneklerine göre birinci olan öğrenciler mutlaka ödüllendirilirmiş. Bunun üzerine yetkili profesör yanıma gelerek bu durumu anlattı.

 

Efendim, bir altın kol saati mi? Amerika veya Kuzey Avrupa’ya bir mavi yolculuk mu? Hangisini tercih edecekseniz onu alacaksınız veya o ülkeye ziyarete gideceksiniz” dedi.

 

 Hiç düşünmeden söylediklerinin hiçbirini istemediği yüksek sesle söyledim.

 

“O zaman ne istiyorsunuz?” diye sorunca.

 

Sorbonne Üniversitesi’nin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat boyunca ay-yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istiyorum!” dedim.

 

Profesör kısa bir şaşkınlıktan sonra,

Derhal bu isteğiniz yerine getirilecektir!” dedi.

 

O an ki mutluluğumu anlatamam; sevdiklerim ve güzel ülkem gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Dahası, Maurice Blondel memlekete dönüş hazırlıklarımı yaptığım sırada onuruma bir yemek tertip etmişti. Hatta Sorbonne Üniversitesi’nde görev yapan bazı profesörler de bu yemeğe katılmışlardı. Blondel, o akşam herkesin huzurunda Sorbonne Üniversitesi rektörüyle konuştuğunu ve beni felsefe bölümüne atamaktan memnuniyet duyacaklarını belirtti. Ben cevaben teveccühlerine teşekkür ederek ülkemin okullarında hizmet edeceğimi belirttim. Blondel bu sözlerime mukabil “Senin ne cevap vereceğini biliyordum. Ancak, bu teklifi yapmak liseden itibaren hocan olan benim için bir görevdi. Ancak şunu hiçbir zaman unutma ve ümitsizliğe kapılma: Doğuda en az bir asır daha felsefe yapılamaz.” demişti. Hocamın sesi halen daha kulaklarımda yankılanır durur. Umarım hocam yanılır.

 

S.Y: Efendim, tezinize geçecek olursak; ilk bölümde “Uysallık” ve “İsyan” diyorsunuz, hakikatte bunlar birbirlerine tezat kavramlar değil midir? Bu iki kavramı aynı düzlemde nasıl değerlendirmeliyiz?

N.A: Aslına bakarsanız ben iki kavramında birbirleriyle sıkı ilişkiler içerisinde olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; isyan, kurtarıcı mutlağın eşiğinde bile, insanı elleri havada mutlağın hareketini diler vaziyette tutan duadır. İsyan, bu uzanmış ellerde sembolleşen, Allah’ı kendisine katılmaya ve kendi içinde isyana çağıran, ferdin tek başına asla cesaret edemediği kurtarıcı hükmü O’na verdiren bu uysallık iradesidir. Şimdi şu çelişkiyi yine ortaya koymalı mıyız: Uysallık mı İsyan mı? Ayrı ayrı ele alındığında bu ikisinden her birini sırasıyla reddettik. Nasıl ki istenmiş ve şuurlu bir determinizm olmadığı zaman hürriyet, kör ve şuursuz bir tayin (determinasyon) içerisinde kaybolup gidiyorsa aynı şekilde tayin edici bir karara dayanmayan bir isyan da kör yıkıcı bir güce dönüyor. 

 

S.Y: O halde bütün bu yüzlerce sayfa içerisinde hürriyetten isyana kadar neyin karşısında durdunuz?

N.A: Biz bu savda hem uysallığa hem de anarşizme karşı durduk. Her türlü sosyolojizme yani toplum gerçeğinin her şey olduğu anlayışına karşı olduğumuz kadar, bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. Ferdin, sadece bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. Ferdin, sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir irade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz. Bu ilâhi irade, bildiğimiz ve istediğimiz her şeye sahiptir. O, bilhassa aramızdaki en güçlü kimseler için zaruridir. Bu yüce varlık ile aramızda içten bir rabıtadır. Bu yüce varlık olmasaydı bizdeki irade anlaşılmaz tuhaf bir şey olurdu. Aynı şekilde, belki de iradenin derin kaynağını teşkil eden, zalimlerin despotluğunun karşısında insanlığın kurtarıcısı ulûhiyet olarak dikilen merhamet, insanın tabiatüstü hareketi değil midir? İnsanlığımızın cevherini isyan teşkil ediyor, o bize bütün hareketlerimizde hâkim oluyor. İsyan esnasında, mukadderat ve zarureti artık hiçbir manası yoktur; fakat bizi belirleyen bir olgu olarak isyanın ortaya çıkışı gerçekliliktir, hem de gerçeğin ta kendisi...

 

S.Y: Peki efendim, arzu ederseniz söyleşimize Spinoza ve Bergson üzerinden gidelim. Bahislerinizde uzun uzadıya söz ettiğiniz, “Sezgi” ve “Hürriyet” birliğinden yani.

N.A: Spinoza, kurtuluş meselesine çözüm arıyor. İnsan ebedi mutluluğa nasıl ulaşır? Ona göre ebedi mutluluk ruh huzurunda mükemmel bir sükûnette bulunur. İnsan tabiatı itibarıyla ve dolayısıyla mutsuz bir varlıktır. Tabiatta nizam ve ahenk vardır. Ona da hâkim olan kanunlar, mükemmel olarak anlaşılabilir niteliktedir. İnsan kendi huzursuzluğunu tabiata taşır. Bergson, Spinoza gibi metafizik bir görüşe dayanmıyor. Ona göre insan hürriyetin incelenmesi bir felsefi sistemin uzantısı değildir. Eğer hürriyeti psikolojik olarak araştırmaya yer varsa bunu ruhî olayın tahlili çerçevesinde yapmaya çalışacaktır. Aslına bakarsanız, kayıtsız hürriyet savunucuları şöyle akıl yürütürler: Yol henüz çizilmemiştir, o halde herhangi bir yöne gidilebilir. Ancak onlar da hareket tamamladıktan sonra yoldan bahsedilebileceğini unutuyorlar; fakat yol o zaman çizilmiş olacak.

 

S.Y: Avrupa’ya giden öğrenciler arasında ahlâk felsefesi çalışan ilk öğrenci sizsiniz. O halde, yine tezinizi temele alarak; iddiasında olduğunuz muhtelif ahlâk söylemleri üzerinden devam edebilir miyiz?

 

N.A: Sokrates, “Kötülük bir bilgisizliktir, hiç kimse bilerek kötülük etmez” der. Bu görüş, Eflatun, Aristoteles, İskolastik filozoflar ve Ansiklopedist aydınlanma düşünürleri tarafından da benimsendi. Onlara göre, insanın ahlâklı kılmak için öğretmek yeterlidir. Oysa bilgi bir hareketten arda kalan şeydir. Gerçekte harekete geçmek için şahsi bir tecrübe lazımdır ve ahlâkta önemli olan da yalnızca bu tecrübedir. Hareket bir zarurettir ve yaşamın vazgeçilmez bir sonucudur, insan zevk kadar hatta ondan daha fazla acıyı da tereddütsüz kabul etmektedir. Sosyal dayanışma doktrinleri ise mutluluk veya faydaya yönelik dayanışmayı tavsiye etmektedirler. Dayanışma ahlâkları ahlâk tesis etmezler ama onu varsayarlar. İyilik kadar kötülük içinde dayanışma yapılabilir. Emile Durkheim, ‘tecrübî ilkeyle’, ‘akılcı ilkeyi’ iyilikle vazifeyi bağdaştır-maya çalışan bir çeşit dayanışmayı savunmaktadır. Bundan ikilik ortaya çıkacaktır. Bu iki ilkeden hangisinin diğerine baskın çıkacağı ve onu arkasından sürükleyeceği bilinemez. Eğer iyilik tercih edilirse faydacılığın hatasına düşülür. “Namuslu adam” ahlâkı da F. Rauh’un kurduğu bir ahlâk sistemidir. Namuslu adama göre vazifesini yapmak için gözlerini kapamak yeterli olacaktır. Şu inkâr edilemez bir gerçektir ki ahlâki çevre olarak toplumda ferdi iradeler daha güçlü olan başka tarafından istismar edilir ve namuslu adam ahlâkı insanı uysallığa, kör bir itaate sürükler.

 

S.Y: Sizce fert ve toplumlar bu denklemin içinde mi?

N.A: Bu sorunuzu biraz önceki bahsimizi destekler nitelikte cevaplandıracağım. Aslına bakarsanız evrensel nizamın dışında gerçek ahlâklılık yoktur. Bilim, vatan, sanayi, devletin selameti, bunların hepsi de ahlâki bakımdan aynı derecede iyiliğe veya kötülüğe yol açabilirler. Hareketini evrensel ölçüye vurarak ve kendi hareketleriyle evreni kucaklayarak orada kendi bilgisini araması, işte insanın ahlâkî davranışı bu şekilde olmalıdır. Evrensel nizama doğru giden hareketi fert ve toplumun zevk ve ihtiyaçları yönüne çevirmek üzere durduran engeller, o nispette insan esaretinin muhtelif şekilleri olmaktadır. Önce kendi ferdi hayatını, sonra da toplum hayatını yaşayan insan, hayat ve toplum tarafından konulmuş nizamı takibe mecbur kalır. O halde, ahlâkî hareket evrensel iradeye yeniden kavuşmak üzere bir çeşit tabiat değiştirme (conversion) ile bu esareti aşmaktan ibaret olmaktadır. Bu tutum, insanın iradesini âlemi yöneten determinizmin sadece pasif bir bilgisine feda eden filozof Spinoza’nın görüşüne zıttır. Onun ünlü eseri Ethica’nın ikinci kısmının son cümlesi şöyledir: “İrade ile anlayış yeteneği bir ve aynı şeydir.” Nitekim Spinoza’ya göre ahlâklılık, objektif gerçeklik olan âlemin tam ve aydın bilgisinden ibarettir; insan da âlemin bir parçasıdır. Ve kâinatı yöneten kanunlar önceden belirlenmiş oldukları için, insanın hareketleri de aynı derecede tayin edilmiş olmaktadır. İnsan, kendi hareketini değiştiremez, ancak onu tabiata hâkim olan zorunluluğu tanıyabilir ve işte insanın mükemmelliği de buradan geliyor. Kötülük hatadan ibarettir.    

 

S.Y: Efendim, tezinizin ikinci kısmı ‘İnsanın Esirliği’ ifadesiyle başlıyor. İnsan bu kadar şerefli bir varlıkken, hayatta neyin esiri olabilir ki?    

N.A: Hazzın efendim. Hayat, sadece hareketi mümkün kılan maddedir. Haz, hayatta yıpranan unsurun bir tamir edicisi olarak kabul edilmelidir. Bu anlamda meşrudur, hatta zorunludur. Fakat hazzı hareketin gayesi yapmak, harekete sonsuza doğru hür bir gelişme hızı vermek yerine, onu daha başladığı noktada durdurmak demektir. Bu, hareketin bizzat kendi kaynağında yok edilmesi olacaktır. Başlangıçta, tabiat hazzı bir gaye olarak değil, hayat enerjisinin bir telâfisi, bir tamiri olarak istedi. Fakat haz, yine hayatın gelişmesine bir engel oldu. Hayati hazzın pasifliği içerisinden doğan şuur, onu aşmak zorunda kaldı. Ne zaman ki şuur hazdan bezgin düşecek, o zaman onunla zıtlaşmak ve ona karşı isyan etmek için ondan yakasını kurtaracaktır. Böyle olunca, haz bile, harekete gereken enerjiyi sağlayan hayat kaynağı haline gelir. Hazza ait bu ilk esirlikten sonra esirliğin iki şekli daha doğmuştur ki bunlar, ‘dayanışma’ ve ‘hâkimiyet’tir. Bunlar da başlangıçta istenmişlerdir; hayat tarafından istenmiş iki engeldirler, hayatı niteleyen kendiliğinden oluşan meyvelerdir.

 

S.Y: Tezinizin Fransızca olarak basılan Paris baskısı günlerdir elimdeydi. Sağolun oradan beri posta yoluyla gönderdiniz. Uzun uzadıya karıştırdım diyebilirim. En sevdiğim bölüm, “Sorumluluk İdeali” oldu. Sizce, insanlık bu ideali başarabilecek mi?

N.A: Biz bunu ideal olarak nitelendirdik. Başarmak ferdin elinde. Sorumluluğun ideal vasfı, ahlâkçılar tarafından gerektiği şekilde incelenmemiştir. Onlar sorumluluğu, çoğu zaman kanun ve müeyyide ile ortaya çıkan, objektif, hukukî bir olgu şeklinde ele almışlardır. Sorumluluk nazariyeleri şu soruya verilen cevaptan hareketle ortaya çıkmışlardır: İnsan, kendi hareketinin kötü sonuçlarından dolayı cezalandırmaya müstahak mıdır, değil midir?  Orayı da siz düşünün…                     

 

S.Y: Söylemlerinize göre bu yolda bilgi, tecrübe ve hepsinden ziyade inanca ihtiyaç var sanırım.

N.A: Bittabi. Bilgi inanca dayanır. Tabii inançlar bütün bilgimizin yegâne güvenceleridir. Bilgi, tabii inancın aşağısında olan bir kesinlik temelidir. Her bilgi bize göredir ve sonsuz ile mutlak hakkında hiçbir bilgi sahibi olamayız... Oysa bilinemez olan eşya hakkında en tam ve en iyi şekilde yerleşmiş kesinliğe sahip olabiliriz. Bu kesinlik, bilgimizin hakikatleri hakkında sahip olduğumuz kesinlikle sadece eş değerde veya onlardan üstün değil, aynı zamanda o bilgiyle aynı mahiyettedir. İnanç, bilgiyi zorunlu olarak ihtiva eder; inancın herhangi bir şuuru veya bilgisi ve dolayısıyla inancın konusunun herhangi bir şuuru veya bilgisi olmaksızın inanamayız. Son tahlilde, bilgi ile inanç birleşiyorlar. Bir şeye inanç, o şeyin bilgisini mutlaka gerektirmektedir.

 

S.Y. Peki bu inancı kendi içimizde nerede aramalıyız? Yani çare nerede?

 

N.A. Bize göre, Anadolu çocuğunun vicdanıyla tarihini, içine düşmüş bulunduğu girdaptan kurtarabilecek yegâne çare, insan kalbinde ve memleket içerisinde ilân edilecek bu mukaddes cihattır. Bu kurtuluş çaresini, yani ruhî rönesansı gerçekleştirecek olan tek kuvvet, Hz. Muhammed’den Hallâc’a kadar uzanan üç asırlık gelenek tarafından yeniden başlatılıp canlandırılacak olan tasavvufî hareket olacaktır. Bu kuvvet, fertlerde benlik şuurunu doğuracak ve tarihî sorumluluklarını üzerine aldıracaktır. Ancak böylelikle, pek derin buhranlarla sarsılmış olan bu medeniyetin ve bu bahtsız cemaatin istikbâli kurtarılmış olur. Maddî sahada olduğu kadar ruhî sahada; iktisat, ahlâk, aile ve millet sahalarında ferdi kendi varlığının üstüne yükselten tasavvufî hareketin sonsuz feyzi, ruhlarımızın kurtarıcısı olacaktır.

 

S.Y: Sizce “Bu Halkın Çocukları” olarak nitelendirdiğiniz Anadolu halkı kendi iç benliğinde bu duruşu her daim canlı tutabilecek mi?

 

N.A: Dünyanın bir yerinde bir medeniyet kurmuş olan bir halk, onu daima bütün gücüyle, hatta fertlerinin hayatı pahasına savunmuştur. Tarihleri bu yere, bu toprağa bağlı olan bu halkın çocukları, onu savunmakla kalmayıp ona hayat vermişlerdir. Tarihleriyle birlikte bu tarihi geliştirecek ve şereflendirecek şekilde hareket etme borcunu da devralmışlardır. Vücuttaki mikroplar gibi asalak olarak faydalanmak üzere bir gün bu topraklara gelen yabancılar, kendilerine ait olmayan bir eserden asla sorumlu olmadıkları için onu çöküntü ve yıkıma götürmüşlerdir. İşte böylece, eski medeniyetler hep aynı tarzda yıkılmışlardır. Hep yabancı müdahalelerle yıkılan Mısır, Mezopotamya ve Grek medeniyetlerinin yıkılış sebebi, şayet derinlemesine araştırılacak olursa bu medeniyetleri kuranların vicdanlarındaki sorumluluk duygusunun yok olmasıdır. Bu medeniyetler, fertlerin kendilerine ait olan bu eserleri daima canlı tutma endişesi sayesinde ayakta duruyordu. Bakışımızı modern çağlara uzatmak üzere, Anadolu’ya çevirelim. Balkanlardan bu ülkenin topraklarına Anadolu çocuklarını sömürmek için gelen Slavlar, onların vicdanlarını zayıflatmak, köreltmekle birlikte onların eseri olan bu ülkenin tarih önündeki sorumluluklarını yok etmeye başladılar. İşte bu şekildedir ki bu Slav çocukları Anadolu medeniyetini geriletmek ve yıkıma götürmek istemişlerdir. Bu ülke işte bunlardan dolayı son yüzyıllarda ciddi bir tehdit altında kalmıştır. Medeniyetleri canlandıran ve onların yaşamaya devam etmelerini sağlayan tarihi geleneğin kurtarıcı rolü burada ortaya çıkmaktadır.  

 

S.Y: Bu duruşu kaybetmemiz sizin deyiminizle ‘ahlaklı bir isyanda’ bulunmamamız bizi ne hale getirdi?

N.A: Sörler ve frerlerin hayranı, kolejler döküntüsü, şahsiyetini kaybetmiş, yazılarıyla sözlerinde birkaç Frenkçe kelime kullanmaktan hoşlanan dejenere olmuş çocuklardan tutunuz da, fazla kazandığı tütün, fındık veya üzüm, incir servetiyle Gardenbar’da şapkasını ensesine eğip bira içen ağalar, kaptanlar, işte böyle tam bir garplılaşmanın doğurduğu anormal mahluklar olmuşlardı. Bunlardan tamamıyla dejenere olmuş birisi Zigana’dan çıkmış, Anadolu köylüsünün parasıyla tahsile gönderdiği yere, Galya Birahanesi’nde bira içerken “Avrupa demek, bira ile şapkalı kadın demektir” diyordu. Bu çürümüş münevverler arasında çoğu Paris’teki kahvehanelerden şahadetname alanlar en yukarı saflara geçmekte hiç gecikmediler ve var kuvvetleriyle ahlâkımızı zehirleyip durdular.

 

S.Y: Son olarak eklemek istediğiniz hususlar nelerdir?

N.A: Hürriyetten isyana kadar katettiğimiz yol, bir ilerlemeyi mi gösteriyor, yoksa sadece bir terimin yerine başka bir terimin mi konulmasıdır? Bize öyle geliyor ki; bizim gayretimiz, isyandaki kayıtsız hürriyet (cüz-i irade) yanılgısının olduğu kadar, hareketlerinde kaçınılmaz olan determinizm yanılgısını da ortadan kaldırmak idi. Böyle olunca isyan problemi, ispatlaması söz konusu olacak bir varsayım veya tartışma içerisindeki antinomi (çatışma) olarak değil de, insanın ta içinde keşfedilmiş bir olgu selametini belirleyecek bir seçim olarak ortaya çıkıyor. İsyan etmeyi istemek veya istememe, harekete geçmeyi istemek veya istememek bu ikisinden birini seçmek gerekiyor. En iyisini seçmek içinde hep daha fazlasını istemek, elini daha ileriye uzatmak, kalbini genişletmek, bir yandan da kendini âleme verirken, öte yandan kendini âlemin merkezi haline getirmek yeterlidir.

 

S.Y: Peki efendim, söyleşimize katıldığınız için birkez daha teşekkür ediyoruz.

N.A: Rica ederim, selametle kalın. 

 

Not: [Bu söyleşi, tamamen ‘hayali söyleşi’ tarzında kaleme alınmış ve söyleşi Soyadı Kanunundan önce yapılmıştır. Bunun içindir ki Nurettin Topçu’ya yöneltilen tüm sorular N.A. ‘Nureddin Ahmed’ adı altında sorulmuştur. Ayrıca dönemin dil ve retorik hususiyetleri, soru- cevaplar merhum Nurettin Topçu’nun hayat hikâyesinden ve bahse konu doktora tezinden yola çıkarak oluşturulmuştur.]

Paylaşınız:

Selim Yapıcı

Selim Yapıcı

1987 yılında Erzurum’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra yükseköğrenimini için girdiği Atatürk Üniversitesi Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümü’nden 2007 yılında mezun oldu.Cahil cesareti ile öğrencilik yıllarında amatör olarak kâğıda düşürdüğü harflerden bozma yazıları çeşitli dergilerin sayfalarında yer buldu. Hamın pişme sürecini uzun süre kovalayan Yapıcı’nın en nihayetinde Tercüme-i hâl,Teracim-i Ahvâl, Tabakat, Biyografi, Portre, Yaşam Öyküsü vb. gibi gelenekten geleceğe uzanan başlıklar altında kaleme aldığı onlarca yazısı ve kitab/kitabiyat konulu birkaç makalesi hatırı sayılır dergilerde yayınlandı.2016 yılında Atatürk Üniversitesi tarafından basılan ilk kitap(çık) çalışması ‘Abdürrezzak Galip Kemali Söylemezoğlu’ ile kaleminin cidal devrini yaşayan Yapıcı, halen Atatürk Üniversitesi uhdesinde çalışmaktadır.Yirmi yıldır kitapçılara ve hassaten sahaflara uğrayan Yapıcı, hayatını iki yıl önce yaptığı evliliğiyle taçlandırmaya devam etmektedir.

 

 

 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN