KARANTİNA, KAPLAN VEYA KENDİMİZ

KARANTİNA, KAPLAN VEYA KENDİMİZ

Artık gelmiş geçmiş bütün çağların ağıdını yakıyoruz. İnsan olarak ilk defa kendimizle bu kadar çaresiz bir şekilde başbaşa kaldık.

Adını bile anmak istemediğimiz bir illet yüzünden kendimizi dört duvar arasına hapsettik.

Günler, haftalar geçiyor. Belki de aylar geçecek ve biz hala o dört duvar arasında kalmış olacağız. Öylesine çaresiz, öylesine tedirgin bir şekilde...

O dört duvar gittikçe daralacak ve biz sıkıştıkça sıkışacağız. Sıkıştıkça kendimize açılan bir kapı bulacağız belki de. O kapı bizi kendimize götürecek. Orada kendimizi hiç olmadığı kadar çıplak ve yalın bulacağız.

Ne konuşacağız kendimizle? Kendimize ne anlatacağız? ‘Bir virüs çıktı. Önüne ne gelirse yıkıp geçti. Geriye ben kaldım’mı diyeceğiz?

Elimizden bir şey gelmeyecek mi? Elimizden bir şeyin gelmeyişinin tarihi mi 2020?

Hiç umursamadan çiğneyip geçtiğimiz şu yollar, kaldırımlar, çimenler, kumsallar bir an olsun dinlenecekler mi bu süreçte? Bizsiz ne yaparlar? Biz onlarsız ne yapacağız?

Geçen gün virüsün, bakıcısından bir kaplana bulaştığına dair bir haber okudum. İnsandan insana bulaştığına şahit olmuşken, insandan bir hayvana bulaşması korkumu belki de artık çaresizliğimi bir kat daha arttırdı. Üstelik haberde o kaplanın bir resmi de vardı. Bir hayvanat bahçesinin demir parmaklıkları ardında hiçbir şeyden habersiz öylece bakmaktaydı. Tam o an o kaplanın gözlerindeki çaresizliği gördüm. Bizimkinden ne de uzak bir çaresizlikti o. O heybetli vücudun, o şimşekli bakışların ardında hırçın bir ruhun bu kafese tıkılan özgürlük sancısını gördüm. Bunun yanında bir de kaptığı virüsün farkında değildi. Ona nasıl anlatılırdı ki bu virüs, çektiğimiz ve insan olarak ona çektireceğimiz bu eziyet, bu yıkım? Anlatılamazdı tabi ki. O her şeyden habersiz orada öylece, o kafesin ardında hiç gelmeyecek özgürlüğü beklerken bizim de artık onun gibi bir kafese kendi rızamızla, kendi korkularımızla hapsolduğumuzu nereden bilecekti? Kaplan... Kaplan... William Blake’in o çok sevdiğim şiiri geldi aklıma:

“Kaplan! Kaplan! yanmakta ışıl ışıl     

Karanlığın ormanlarında:

Hangi ölümsüz el ya da hangi ölümsüz göz

Yaratabilirdi senin heybetli simetrini?”             

İnsan lanetlenmiş miydi? Yıl 2020... Lanetlendik mi sahi? Doymak bilmez arzularımızın tükettiği bir dünyayı artık kendi aklımızla değil de yapay zekalarla idare edeceğimiz, yaşayacağımız bir çağda, kendi kendimizi gözle görülmeyen bir virüsün korkusuyla mağaralarımıza hapsettik. Bu mağaraların içinde hepimiz bir arayışa giriştik. Kendimizden nasıl sıkılmayız? Sorusunun cevabını arıyoruz. Bu mağaralarda, binlerce yıl önce yaşamış ilkel atalarımızın tecrübesini yaşıyoruz belki de. Modernizmin böylesine bir yıkımla sınanması hepimizi büyük bir hayret içerisinde bıraktı. Mağaralarımızda kendimizle başbaşa kaldık. Üstelik elimizde son teknolojiye ait onca alet edevat, imkan varken...

Bu süreçte hepimiz sanırım sıkılmanın felsefesini yapacağız ve ortaya sağlam bir eser çıkacak. Belki de buna yardımcı olur diye Tarkovski’nin bir röportajında söylediği şu sözleri o felsefenin temeline koyacağız:

“İnsanlara ne söylemek istersiniz?

Bilmem… Sanırım yalnız olmayı öğrenmeleri gerektiğini ve kendi başlarına mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek için uğraşmalarını söylemek isterim. Bugünün gençlerinin hatalarından biri; gürültülü, bazen neredeyse agresif etkinliklerde bir araya gelmeye çalışmaları. Kendini yalnız hissetmemek için bu başkasıyla beraber olma arzusu bence çok talihsiz bir gösterge. Her insan çocukluktan itibaren kendiyle zaman geçirmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendine kaldıklarında sıkılan insanlar bana kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir.”

Evet, şimdi yalnızlığın adını kendi kendimize koymanın zamanı geldi. Tükettiğimiz dünyanın belki de son basamaklarından birindeyiz. Kaçacak yerimiz kalmadı kendimizden başka. İlk defa hepimiz, bütün insanlar olarak bir bilimkurgu filminin aktörü haline geldik. İki saatlik bir sinema seansında hissettiğimiz o gerilim, o merak duygusu şimdi hayatımızın tam ortasına yerleşiverdi. Elimizde kendimizden başka silahımız yok. Umut, haber getirmesi için tehlikelerle dolu karanlık bir ormana yolladığımız topallayan kör bir ulak... Haber meçhul... Ulak ne zaman döner bilinmez... Odalarımız, kendimizde açtığımız derin bir oyuk... Yüzümüz, aynalarda eskimekte olan akrepsiz yelkovansız bir saat... Tik taklar, kalbimizin ürkek atışları... Bütün bu yaşadığımız, nefesimizin artık hiçbir camı buğulandırmayacağı korkusudur belki de...

Adnan Sayım

 

Not : Fotoğraf linkini verdiğimiz adresten alınmıştır:

https://pixabay.com/tr/photos/kaplan-kafes-mutlu-de%C4%9Fil-k%C3%B6t%C3%BC-mavi-2770644/

Paylaşınız:

Adnan Sayım

Adnan Sayım

Erzurum'da doğdu. Alnıma İnen Satırlar adlı bir şiir kitabı ve Geceleri Ölmek adlı bir hikaye kitabı var. Hala yaşıyor...

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN