KOCAKARI GÜNCESİ

KOCAKARI GÜNCESİ

1.Kısım

Bittim ben.

Yıllar önce bittim.

Kaç yıl önceydi hatırlamıyorum ama o gün neler olduğunu hiç unutmuyorum. Şüphesiz neyi unutup neyi unutmayacağıma da ben karar vermiyorum. Zaten bazı şeyleri neye göre hatırladığımı hiç bilemedim ama o günü hiç unutmadığımdan eminim. O kadar ki ruhumun bedenimden çekilmekte olduğunu hissedecek kadar ölmeye yaklaştığım bazı anlarda bile unutmamıştım. İlk kez baygınlık yaşama bahtiyarlığına eriştiğim o ameliyattan uyandığımda, aklıma ilk gelen yine aynı şeydi. Hâlbuki hemoroit ameliyatından çıkmanın o anki utancı, o günden çok önce yaşadıklarımdan daha tazeydi. Anlaşılır şey değil, ameliyatın çok iyi geçtiğini ve bundan sonra kendime dikkat edersem daha rahat edeceğimi muştulayan doktorun gözbebeğindeki minik beni hatırladığımda bile unutmamıştım.

Gerçi doktorun dediği gibi olmadı. Ben hep aynı arazla boğuştum ama bir daha doktora da gitmedim. Doktorun tavsiyelerine uymuş muydum, bakın onu hatırlamıyorum. Nitekim bu melun hastalık yakamı hiç bırakmadı. Sahi, benim devrimde böyle şeyleri konuşmak ayıptı, belki şimdi de ayıptır ama olsun be. Neredeyse hepiniz evladım sayılırsınız. Zaten ben doğduktan sonra o kadar uzun zaman geçti ki kendisinden utanabileceğim kadar yaşlı birileri kalmışsa bile şimdi eminim onlar da kendi hikâyelerinin peşine düşürmüştür pişmanlıklarını, gururlarını, hayallerini.

Neyse… Duygusal konulara girmeyeceğim. Zaten pek duygusal olduğum söylenemez. Ağlamak duygusallığın bir nişanesiyse eğer benim duygusallığım saçmalık. Hatırladığım tüm ağlamalarım için söylüyorum. Zaten o kadar az ağladım ki hepsini arka arkaya sıralamak istesem başarırım. Her bebek gibi ben de doğduğum an ağlamışım ama onu saymıyorum elbette. Şimdi aynalara baktığımda o gün haykırarak ağlamakta ne kadar haklı olduğumu düşünüyorum. Bir gün bu hale geleceğim baştan belliydi sonuçta, nasıl ağlamayayım?

Ama babam kız doğdum diye ağlamış olabilir.

Rahmetli annem hep söylerdi, günlerce ağlamışım. Köşeden köşeye salıncak yapmışlar, olmamış.

Kundağımı çözmüşler olmamış.

Şeker şerbeti yapıp içirmişler ki o kıtlık günlerinde hem de bir kız çocuğu için görülmüş şey değilmiş, olmamış.

Yeter ki çare olsun diye dört bir yana haber salınmış. Dört bir yandan haber gelmiş. Biri tuzlayalım demiş bebeği, diğeri killi toprakta yatıralım demiş, öteki anason çayı içirmiş, beriki aç bu çocuk doymuyor demiş, tarhana çorbası yapıp getirmiş. İspirto bile damlatmışlar ağzıma, olmamış. Ayaklarında sallamaktan dizleri çürümüş anamın, gözaltları morarmış.

Ağlamamdan bıkmamış ama babam huysuz adammış. Yavaştan tahammülünün tükenmekte olduğunu seziyormuş zavallıcık. Öylesine çaresizmiş. Bu durumu çok iyi anlayan Zübeyde Ablası nefesi kuvvetli bir hoca tavsiye etmiş anneme.

Babam huysuz adammış, neye esip gürleyeceği belli değilmiş. Zavallı annem susturmaya çalıştığı bebeği için elinden geleni yapmış ama bir yandan hepsini babamdan gizlemeye çalışmış. Aslında gizlemek zorundaymış.

Biliyor musunuz, onun bu çaresizliğini anlamam uzun yıllar aldı. Bu yüzden ilk gençlik yıllarıma kadar anneme hep kızgın büyüdüm. Kim bilir, hiç hak etmediği halde onu ne kadar üzdüm!

Çaresizliği pasiflikten ayırabilmem için bir yaşantıya ihtiyacım varmış demek ki.

Neyse… Annem son tavsiyeye de uymuş, sarıp sarmalamış, doğruca o hocanın yanına gidip varmış. Hoca hikmetli adammış. Okuduğu dualar bitene kadar haykırarak ağlamaya devam etmeme rağmen öfkelenmemiş ama yine de anneme beni doktora götürmesinin daha doğru olacağını salık vermiş. Bu bebeğin hali hal değil, neden buralarda oyalanıyorsun, diye de tatlı sert söylenmiş.

Annem boyun bükmüş, hoca mevzuyu anlamış.

Kundağımın arasına bir miktar para sıkıştırıp bizi doktora gitmek üzere uğurlamış. Derken annem sağlık ocağına koşmuş. Bir yandan vakit kaybetmeden eve dönmek zorundaymış.

Bebeği doktora götürme fikri onun da aklına yatıyormuş ama bu işlerin yabancısıymış işte. Babam fark etmeden beni doktora gösterip eve dönebilmek için bildiği bütün duaları yol boyunca okumuş. Zaten günlerdir sonu gelmeyen ağlamalarım evde huzur bırakmamış. Her daim huysuz olan babam anneme çatmak için bahaneler aramaya başlamış.

O zamanlar annem en fazla on altısındaymış.

Höt desen korkar, şiştt desen ağlarmış.

Heyecan ve korkudan ayakları birbirine dolanmış.

Benim aralıksız ağlamalarım da eklenince telaştan yolunu şaşırmış.

Hiç geçmemesi gereken yoldan geçiverince babam ta tarlanın ortasından annemi fark etmiş ve hemencecik annemin karşısına dikilmiş.

Hiddetinden kuduruyormuş.

Kendisinden habersiz buralarda ne işimiz varmış.

Hele annemin ayaklarında çarşı çarıklarını da görünce sorgusuz sualsiz tokadı basmış.

 Asıl hesabı evde verecekmiş, öyle söylemiş.

15.12.2019

-devam edecek-

 

Fatmanur Peçe

 

Fotoğraf: Zeynep Cerrah

Paylaşınız:

Fatmanur Peçe

Fatmanur Peçe

1985 yılında rize de doğdu. Hâlâ yaşıyor.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN