Ali Ayçil ve Uzakların Türküsü

Ali Ayçil ve Uzakların Türküsü

Ali Ayçil’in “Arasta’nın Son Çırağı(1999)”, “Naz Bitti(2001)” ve “Bir Japon Nasıl Ölür?(2018)” isimlerindeki üç şiir kitabı dışında Dergâh Yayınları’ndan farklı türde yayımlanmış dört kitabı daha var. Bunlar basım yıllarına göre; “Ceviz Sandıkları ve Para Kasaları(2002)”, “Sur Kenti Hikâyeleri(2004)”, “Kovulmuşların Evi(2007)” ve “Yenilgiden Dönerken(2011)”dir. Bildiğimiz gibi Sur Kenti Hikâyeleri hikâye; diğer üçü ise deneme türünde. Üç farklı türde okunmaya değer eserler veren Ali Ayçil, her ne kadar 30 Ağustos 2008’de Zemheri Edebiyat Dergisi’nin kendisiyle yaptığı röportajda; “Yazı hayatımın merkezinde şairlik var, bundan dolayı yazı hayatımda şairliğin ötesinde anılmak istemem.” ifadelerinde bulunmuş olsa da, Sur Kenti Hikâyeleri kitabı ile iyi bir hikâyeci olduğunu kanıtlamış isimlerden birisi.

 

Ayçil, bilindiği gibi, şiirle nesri bir arada sırtlamış bir yazın yolculuğuna sahip. Onun “şairliğin ötesinde anılmak istemem” arzusunun sebebini “şiir”in bütün sanatlar arasında ve üstündeki önemine binaen anlamlandırmak mümkün mü? Bu istek şiir dışındaki alanlarda yazdıklarını inkâr olarak okunabilir mi? Elbette hayır! Çünkü şu bir gerçek ki Ali Ayçil’in denemelerinde ve hikâyelerinde en görünür hususlardan biri de kullandığı şiirsel dildir. Ayçil’in hayatının merkezine yerleştirdiği şiir, düzyazılarında ve hikâyelerinde bize kendisini sık sık hatırlatmaktadır. Örneğin, Ceviz Sandıkları ve Para Kasaları kitabıyla aynı ismi verdiği denemesinde para kasaları ve ceviz sandıklarının birbirleriyle olan mücadelesini aslında bir modern dünya eleştirisi olarak anlatırken, ninesinin ceviz sandığını hiç unutamadığını ve o sandığın içinde neler olduğunu büyük bir hevesle merak ettiğini söylüyor. Yazar, tam ceviz sandığının içindeki gizemli dünyayla bir asra bedel olan bir lahzada tanışacakken başına gelenleri şöyle anlatıyor:

 

“Anahtar mı bozulmadı, kilit tutukluk mu yapmadı, tam o anda annem içeri girince ninemin cayması mı tutmadı, yine tam o esnada sokaktan kavga sesi geldiği için, kavga deyince yerinde duramayan ninem, beni merakımın kucağında bir ceset gibi bırakıp sokağa mı fırlamadı, neler oldu neler…”

 

Ayçil, bu aktarımı ile bize tarihe ve ait olduğu toplumun ahlâk ve değer yargılarına bağlılığını ve her toplumun da bu bağlılığa aslında muhtaç olduğunu vurguluyor. Burada sandık, geçmiş’in günümüze yansıyan simgesi olarak okunabilir. Sandığın gizemli dünyasını bir şekilde keşfettikten sonra, gördüklerini okuyucusu ile paylaşmak yerine şöyle bir tavsiyede bulunuyor yazar:

 

    “Anlayacağınız sandık tekrar kilitlendiğinde, aslında hiçbir şeyi görmediğim vehmine kapılırdım. Sandıkta neleri gördüğüme gelince; bunu sizinle niçin paylaşayım? Gidip sarılın ninenizin bacaklarına, yalvar yakar olun…”

 

Geçmiş-buna insanın ait olduğu medeniyetin/toplumun tarih’i de denilebilir- Ayçil için aslında nereye gidilirse gidilsin ya da nerede olunursa olunsun dönülmesi gereken/dönülecek yerdir. İnsan, geçmişinden kopuk yaşayamaz ve gerçek kimliğine, kim olduğuna, nereden gelip nereye gittiğine ait kodlara kavuşamaz. Aktarılmış tarihtense özümsenmiş tarihi tercih eder yazar, çünkü aslında hepimizin ninesinin ceviz sandığının içinde aynı değer yargıları, aynı tecrübeler, aynı güzellikler var. Bu nedenle gençlere “Gidip sarılın ninenizin bacaklarına…” diyerek kendi yolculuklarına ve arayışlarına çıkmayı, geçmişlerini merak etmeyi bırakmamalarını ve aslında tarihimize ve kültürel yapımıza sıkı sıkıya bağlı kalmalarını salık vermektedir. Öte yandan “gerçeğin taşıyıcısı/aktarıcısı” olarak o sandığın içinde bir dolu da şiir vardır. 

 

Bir röportajındaki şu beyanı da yeni şairlere uyarı niteliği taşıması sebebiyle önemlidir: “Tarih çatırdıyor ve yeni kuşak şairler, onunla ilişkili olmak yerine, kendilerine zararsız bir daire çizip oradan konuşmayı yeğliyorlar.”* 

 

Ali Ayçil’e göre şiir, “hayretimizi, şaşkınlığımızı ve korkumuzu bir efekten, bir ezber dilden koruduğu için hala daha ilk atamızla aramızdaki akrabalığı tesise devam eden”** “Bizimle ilgili tek gerçek haberdir.”*** Düzyazılarında bile belki de bu nedenle şiirden ve şiirsel dilden vazgeçmemiştir. Bu minvalde Ali Ayçil’in tarih, geçmiş, yol, uzak, öteler, kendini arayış temaları üzerinde ilerleyen hikâye ve denemelerinde de şiirin ve şiirselliğin öne çıktığını söyleyebiliriz. “Anahtar mı bozulmadı/kilit tutukluk mu yapmadı”, ya da “sokaktan kavga sesi geldiği için/kavga deyince yerinde duramayan ninem...” söylemleri şiirsellikten uzak değerlendirilebilir mi? Yukarıya alıntıladığımız pasajın son iki cümlesi şu şekilde okununca şiirin ruhuna ne kadar da uygun düşmektedir: “Bunu sizinle neden paylaşayım… Gidip sarılın ninenizin bacaklarına!”

 

Elbette niyetimiz yazarın kitaplarındaki birkaç cümleden yola çıkarak ya da o cümleleri evirip çevirerek şiirsel dili kanıtlamak ya da nesirden şiir çıkarmak değil. Kendisi zaten yayımladığı şiir kitaplarıyla da bu işi yapmakta ve okuruna her fırsatta deyim yerinde ise “Şiire tutunun, şiire tutunun” diye bir türkü söylercesine seslenmektedir. Ali Ayçil’e göre şiir atalarımızla, tarihimizle, kökenimizle aramızda kurduğumuz en büyük bağlardan birisi belki de en sağlam bağdır. Yazar ve şairlerin biricik amacı kendini dış dünyaya yani okuyucuya açmak ve okuyucuya faydalı olmaktan ziyade, iç dünyası ile dış dünya arasındaki rabıtayı kuvvetlendirmek, o dünyanın iplerini elinde bulundurmak; yaşamı biçimcilikten kurtarıp tekdüze olmayanı, kendine ait olanı bulmak ve onu yine kendine göre biçimlendirmektir. Bu eylemi bazen hikâyeleri bazen denemeleri üzerinden gerçekleştiren Ayçil insanın gönül dünyasına etki etme babında şiirsel dili bir araç olarak kullanır. 

 

İnsanın iç dünyası üzerinden yola çıkarak hakikate çevirdiği kendine göre biçimlendirme işi nihayetinde şiir/şiirsel metin, öykü, deneme gibi daha çok his ve duygulara hitap eden çeşitli sanatsal kanallar yoluyla dış dünyada karşılık bulmaktadır. Okur bu noktada yazarın yerine getirdiği görevin odak noktasındadır. O, yazarın kendine göre biçimlendirdiği dünyanın içine bütün benliği ile katışır ve tam bir dikkatle o dünyanın vazgeçilmez bir parçası olur. Yazar-okur arasındaki kurulan bu bağ bir yol-yolcu ilişkisine benzemektedir. Her yazar harf harf, cümle cümle ördüğü her metinle bir bakıma kendi yolunu çizer ve okur da zamanla bu harfler ve cümleler yolunun yolcusu olur. Yolcu, bu yol üzerinde yürüdükçe kendi yolu üzerinde de yürümekte ve istemli ya da istemsiz bir şekilde kendi yolunu da inşa etmektedir. Yazarlar bu karşılıklı ilişkinin belki de en önemli kanıtı ve göstergesidir. Ali Ayçil de şiirin işlevi bakımından bizi gerçeklerden haberdar eden tek gerçek olduğunu söyleyerek aslında okura da bir görev yükler: Hak ve hakikatten haberdar olmak ve geçmişimizle aramızda bağ kurmak için şiir yolunun yolcusu olmak… 

 

Sur Kenti Hikâyeleri’ndeki ilk hikâye, bu anlamda yolcunun yol ile kurduğu ilişkinin biçimini çok iyi açımlıyor. İçindeki hiçbir yere sığamama duygusunun yaratmış olduğu “arayış” dürtüsü, Tahilci Kahraman’ın en belirgin özelliği… Tahilci, Sur Kenti’ne doğru ilerlerken; kendini ne bir hana ne de bir hamama, ne de bir otele vs. atıyor. Hiçbir yere sığamaması, belki de aslında hiçbir yerde tam olarak kalınmayacağını, dünyada hiçbir kentin tam olarak insanı içine alıp barındıramayacağını gösteriyor. Tahilci en nihayetinde bir mescide, yani Yaradan’ın Evi’ne sığınıyor. O evden başka sığınacak ev olmadığını ima ediyor yazar. Yani yolcu’ya, “Ey yolcu! Nereye gidersen git, hangi yoldan geçersen geç, varacağın yer bellidir!” diyor bir bakıma yazar. Hakikat perdesinin arkası… Aynı kitapta Sarraf Nizamattin’in küçük bilge kızı için “Bu haliyle, Simurg’a varmak için yollara düşen saf kuşlara benziyordu.” der ve ekler: “Neyi aradığını, perdenin öte yüzünde bekleyenler söyleyecekti ona…”. Hikâyenin devamında şu ifade göze çarpmaktadır: “Bu oturuş öyle uzun sürdü, öyle uzun sürdü ki, bütün kent onu konuşur oldu.”

 

 Yani arayan bulmuş, bulan istediği yere varmıştır. Vardığı yer elbette kendisidir Simurg’un. O, benliğini bilerek mesafe katetmiştir. Benliğini bilmek elbette öze doğru, geçmişe doğru, tarihe doğru çıkılan bir yolculukta hayat bulabilir. Bu anlamda Ali Ayçil’in eserlerinde öne çıkan mesajın, “kendi yolunda yürüyen yolcuyu gerçeklerden haber veren bir yola çağırmak” olduğunu iddia edebiliriz. Onun hikâye ve şiirleri gönlümüzdeki Anka’yı yuvasından uyandırıp ötelere doğru kanatlandırır. Simurg’un kanadında yol alır ve gerçeğe doğru mesafe kat ederiz Ayçil’in metinlerinde. Ali Ayçil bu arayışa çıkma, mesafe katetme, tarihe ve özüne dönüp bağlı kalma olgularını şiiri ve şiirselliği de rafa kaldırmadan işlemiştir. Bazen hüzünlü bazen umutlu ama hep ötelerden gelen ve bize gerçeklerden haber veren uzakların türküsünü işitiriz onun kelimelerinin kalbinden. 

 

 

Alıntılar:

* “Ali Ayçil: Şiirle kendimizi dünyaya karşı koruruz.”, Yeni Şafak Kitap Eki, 2018 Nisan, Röportaj: Atakan Yavuz 

** Ali Ayçil, Şiir Üzerine, İzdiham, Mart 2016

*** “Ali Ayçil: Şiir bir hakikat durumudur”, Kitabın Ortası Dergisi, Ağustos 2019, sayı 29-Röportaj: Deniz Demirdağ.

 

Paylaşınız:

Fatih Çodur

Fatih Çodur

1983 yılında, Erzurum’da doğdu. Atatürk Üniversitesi KKEF İngilizce Öğretmenliği Bölümünü tamamladı. 2008’den beri Antalya’da İngilizce Öğretmeni olarak çalışmakta. İlk şiiri Erzurum’da çıkan Çizgi dergisinde yayımlandı. Varlık, Kertenkele, Dergâh, Karayazı Edebiyat, Ayraç, Telgraf, Berfin Bahar, Yolcu, Ay Vakti gibi dergilerde şiir, öykü, eleştiri, şiir ve kitap tanıtım yazıları yayımlandı. Okumak Ayrıcalıktır, Poetik Haber ve İnceeleyen isimli edebiyat sitelerine katkıda bulundu. Lakin Yayınlarından 2014 Ekim’de “Yalnızlık Hariç Değil” isimli şiir-öykü, 2017 Şubat’ta “İniş Göğü”, 2018' de Yalnızlık Dahil isimli bir öykü kitapları yayınlandı. Lakin Yayınevi’nde editörlük yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN