BİR SÖYLEŞİ VESİLESİYLE

BİR SÖYLEŞİ VESİLESİYLE

Aşkar dergisinin 54. sayısı çıktı. İnsan genç yazarların dergi çıkarmasına bir yandan sevinirken bir yandan da bazen keşke hiç çıkarmasaydınız, demekten kendini alamıyor. Çünkü özellikle dil hassasiyetinin had seviyede olması gereken edebi dergilerin adeta bir dil mezbahasına dönüştüğünü görmek insanı üzüntüyle karışık bir öfkeye sürüklüyor. Bunun bir tercihmiş gibi ön plana çıkarılması ise durumu çok daha vahim bir hale sokuyor. Bu vesileyle dergide Regaib Albayrak ile yapılan bir söyleşiyi okuduğumda üzüntüm ikiye katlandı. Bunun sebebi de sadece bir sayfada onlarca dil hatası olan Albayrak’ın - öykülerini düşünemiyorum -  derginin öykü editörü olmasıydı! 

Şimdi tahammülün sınırlarını zorlayarak okuyabildiğim söyleşiden bazı noktalara değinmek istiyorum. Yazarımız bu hatalarından bir nebze de olsun ders çıkarır düşüncesiyle…

Söyleşinin bir yerinde meselelere odaklandığını, meseleleri nasıl anlattığının pek mühim olmadığını belirttikten sonra - bu konularla neredeyse hiç ilgisi olmayan birinin bile söylemeyeceği bir şekilde - üslupla içerik birbirinden bağımsız iki ayrı unsurmuş gibi şöyle diyor: “Elbette anlatıma da dikkat edip değer veririm ancak bunu konunun önüne geçirmem.” İşte tam da bu noktada Albayrak, bir yanlışlıklar komedyasının içine düşüyor. Şöyle ki: 

İlk sorunun cevabının ikinci paragrafı belirsizlikler silsilesi ile başlıyor. Birbiri ardınca sıralanan etken ve edilgen çatılı cümleler bir kalabalığın içinde beni bir başıma bırakıyor. Dumura uğramış bir halde şaşkın şaşkın etrafıma bakıyorum. Regaib Bey,” Hepimize ayrı ayrı meseleler vererek incelemeler yapıp birer sayfa yazmamı istemişti” derken hepiniz ayrı ayrı meseleler aldıktan sonra incelemeyi beraber mi yoksa ayrı ayrı mı yapacaksınız ve sadece siz mi yazacaksınız yoksa herkes ayrı ayrı mı yazacak? Bir sonraki cümle bir öncekini daha bir belirsizliğe sokmak istercesine edilgen bir hale bürünüyor. Regaip Bey “...sanırım beğenilmedi” diyor. Hemen ardından gelen cümleyle bir aydınlanma yaşıyorum”...serbest bıraktı” cümlesi beni bir nebze rahatlatıyor. Bu kişinin en azından üçüncü şahıs olduğunu öğreniyorum. Fakat çatı uyumu konusunda hiçbir paragraf itiraf etmeliyim ki bu noktaya ulaşamaz! Bir önceki paragrafta derslerine giren hocanın müfredatı uygulamadığını büyük bir sevinçle belirten Regaip Bey haylaz bir öğrenci gibi “...özne, yüklem, sıfat yok.” diyerek neredeyse sevinç naraları atarken keşke biraz daha gramer öğrenseydin, diyorum. 

Bir yerde “derinlemesine imkan” ifadesini kullanıyor. Albayrak’a bu tamlamanın tam olarak ne anlama geldiğini sormak isterim açıkçası. Nedir “derinlemesine imkan”? Dilimizde böyle bir sözcük grubu var mı hakikaten? Ben imkanın varlığı ya da yokluğu üzerinde düşünürken derinlemesine bir imkanın kapılarını aralıyor Albayrak. Ardından “ Ben Aşkar’ı sahiplendim, Aşkar beni sahiplendi.” demesi gerekirken ilk cümlenin yüklemini yutuyor. Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni, diyen sanatçımızın kulaklarını çınlatırcasına. Sonra çok duygusal olduğu üzerinde duruyor. Bizim dikkat etmeyeceğimiz şeylerden dünyalar çıkarabilirmiş. Fakat kendisinin dikkat etmediği yerlerden birilerinin yığınla hata çıkarabileceğini düşünmüyor mu? En azından “adeta yaşayacakmış gibi” sözcük grubundaki gereksiz kelimeyi nasıl olur da bir fakülte mezunu fark edemez diye kendi kendime kızıyorum ve daha fazla ileri gitmek istemiyorum. Yazım ve noktalama hatalarını hiç söylemiyorum.

 

Albayrak deyimlerin kalıplaşmış ifadeler olduğunu, deyimlerde geçen sözcüklerin yer değiştiremeyeceğini bilmiyor mu, Albayrak noktalama ve yazım kurallarını bilmiyor mu, Albayrak bir yazarın sadece bir paragrafta bir kelimeyi ikinci defa dahi kullandığında sırf bunun için günlerce o kısım üzerinde düşündüğünü bilmiyor mu? İçimden yığınla soru geçiyor. Albayrak’a -bir editör olan Albayrak’a - kızıyorum. Albayrak çıldırmak için çok genç olduğunu söylüyor fakat çıldırtmak için pek genç görünmüyor. 

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN