Göçebe

Göçebe

Döşekte dönüp duruyor Said. Karnında bir acayip sancı, sırtında çarşafın hışır hışır kaşıntısı, yüzü türlü hallere girip çıkıyor. Meryem yanında uyuyup kalmış, sırtında çiçekli mi böcekli mi belli değil bir kötü gecelik, ağzı açık, bir bacağı çıplak, serilmiş yatıyor. Uykusu çoktan uçtu gitti, kaç koyun saysa da fayda etmez. Meryem’e de dokunmaz, uyusun, yarın üç apartmanın merdivenini silecek. Mutfağa geçip bir sigara sarıyor. Sabaha hepi topu üç saat kalmış, oncacık uykuyla günü çıkaracak. Yeter ki iş olsun, yeter ki başına ekşiyip gözünü deviren olmasın...  Göçten bu yana doğru dürüst uyuyamıyor. Uyku dediğin yarım yamalak, tedirgin iç geçmeleri… Geçen yıl bu zamanlar Abdullah kapısını çalıp “Pılınızı pırtınızı toplayıp bir an önce köyden gidin. Vakit kalmadı, Ahmet Rızalar hepinizi kesecek.” dedi. Akşamına geldi Ahmet Rıza, kafasını pencereden uzatıp “Bir an önce kaçın gidin. Abdullahlar çok geçmeden gelip hepinizi biçecek.” dedi. Bir cahil köylünün bir cahil, köylü oğlu Said. Bilemezdi Ahmed Rızalar’la Abdullahlar’ın birbiriyle derdini, zorunu… Kimden yana taraf çıksa, ötekisi komşusuymuş, ahretliğiymiş hiç bakmadan Said’in alnının çatına mermiyi yapıştıracaktı. O zamandan beri böyle kaçıp gidiyor uykuları. “Buralardan gidin,” dedi bu işleri bilenler, “en azından bok yoluna gitmezsiniz.”

Sabah namazını dinliyor Said, Allahu Ekber. Ekmek arasını alıp yola düşüyor. Gün aydınlanıyor, hava ayaz, hiç böyle büyük şehir olur mu? Mahalleden çıkıp da denize doğru biraz yürüyünce bambaşka muhitlere varıyor. Doğru dürüst damları, balkonları, bahçeleri, kapıları, yolları olan huzurlu, sessiz, kedili evler var geçtiği sokaklarda. Saidler ’in mahallesinde kedi bile olmaz, ekmek çıkmayacağını bildiklerinden yanlışlıkla dahi uğramaz kediler.

Meydandaki duvarın dibine çömelip ötekilerle birlikte nasibini bekliyor. Sırtına, bileğine güvenip de akşama kadar helak olmayı göze alırsan inşaat işlerinde iyi para var. Hamallık daha az getirir, taşınacak öteberi azsa, hafifse küçüklere bırakırlar işi, almazlar. Said hamallıkta iyi. Yerlilerden de bu işi yapanlar var. Hem az konuştuklarından hem de daha az para istediklerinden iş sahipleri yerliler yerine göçebeleri tercih ediyor. Saidler bu yüzden kim bilir kaç sefer yerlilerden dayak yediler.

Sigarasını sararken köyünü düşünüyor Said. Köyün karşısındaki ovayı mesken tutan göçebelere gidiyor aklı. Saidler de onlara bir “Hoş geldin” dememiş, küçümseyerek geçmişlerdi çadırlarının önünden. Sümüklü çocuklarına tiksinerek bakıp o pis kadınlarla nasıl yatabildiklerine şaşmışlardı. Sanki kendilerine çok ekmek varmış gibi, evlerini ocaklarını istila eden bu yabancılara kurum kurum kurulmuşlardı. Göçebelerin başındaki herif “Pek yakında gideceğiz, merak etmeyin.” dediyse de aylarca çakılı kalmışlardı o ovada. Neden sevmiyorlardı ki göçebeleri? Said bu soruyu hiç sormamıştı kendine. Herhalde buradakiler de Saidler’i neden sevmiyorlarsa ondan… Tarlalarına dadanmış çekirge sürüsü gibi görüyorlardı göçebeleri. Yalan mıydı? Ahlaksız, nursuz, kaba ve cahil değiller miydi? Bir seferinde, hem de Said’in kendisi mi çıkarmıştı o dedikoduyu, göçebelerden biri güya bir kadını karanlıkta takip edip rahatsız etmişti. Arsızlık, serserilik, namussuzluk hiç yoktu köyde sanki de bu göçebeler geldikten sonra peydah olmuştu. Said de buranın arsızıydı artık, buranın göçebesi…  

 

Duvarın dibine adamın biri yanaşıyor, yakındaki bir inşaatta sıva işi varmış.

“Günlüğü yüz kâğıttan dört gün… Yemek de bizden.”

Beş kişi talip oluyorlar işe, usta en gençleriyle en kalıplıları önüne katıp kamyonete bindiriyor. Pek uzun sürmüyor yolculukları, on beş dakika sonra şantiyeye varıyorlar. Buralara cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve kendilerininkine hiç benzemeyen evler yapılacak. Onları getiren adam inşaat malzemelerini ellerine tutuşturuyor.

“Sıva biliyorsunuz di mi lan?”

Yapa yapa öğrendiler.

“Biliyoruz ağabey.”

Usta iskeleye diziyor yan yana hepsini. “Yemek yarımda, akşam sekizde paydos. Bak yalapşap iş yapmayın ha!”

Malzemeleri verdikten sonra bir süre onları izliyor. “İyilerinden seçersen bizim dangalaklardan iyi çalışıyor bunlar. Hem ucuz, hem derdi tasası yok. Kapris, artislik hep bizimkilerde. Göndereceksin elin memleketine çalışmaya da göreceklerin analarının şeyini…”

 

Dört yüz lirayla bu hafta çıkarırlar. Meryem de merdiven işinden üç kuruş alsa... İbrahim’in öksürüğü var, doktora göstermek gerek. Hiçbir yeri sevmiyor da en çok sağlık ocağından nefret ediyor Said. Sıra bekleyen yaşlı kadınlar Said ve sümüklü çocuklarını görünce siyatiklerine kalp çarpıntılarına tansiyonlarına ara verip dikkat kesiliyorlar.  

“Bunları da doldurdular”

“Hiç sorma, sanki başka derdimiz yoktu.”

“Biz kendimiz açlıktan sürünüyoruz a?”

“Sanki çok iş vardı da bir de bunlar musallat oldu başımıza.”

“Pislikten başka bir şey değil, doluştular her yere.”

“Çoluktan çocuktan da çekiniyor insan.”

“Bir de tavşan gibi ürüyorlar ayol, hepsinin elinde üçer beşer.”

Said elinde sıra fişiyle beklerken kadınların dediklerini yarı anlıyor yarı anlamıyor. Karşındakinin dilini bilmesen de bazen kâfi, gözünden kirpiğinin ucundan anlarsın insanın ne demek istediğini. Yabancılığın olmadığı tek yerdir insanın gözü. Nasıl bakarsa öyledir içi de… Said’in oğulları çocuk değil, küçük kalorifer böcekleri. Kimselere görünmemeliler, yoksa teyzeler indiriverir terliği başlarından aşağı. Ne derlerse desinler, İbrahim’i, küçük kalorifer böceğini doktora gösterecek.

 “Al yüz paran.”

Ustanın uzattığını cebine koyup kamyonete biniyor. Araba aldığı yere bırakıyor işçileri. Said sabah geçtiği sokaklardan dönüyor. Köfte kokusu geliyor burnuna, köyde de böyle bir köfteci vardı. Ne iştahla yerlerdi o köfteleri… Madem şimdi üç kuruş var cebinde, çocuklara neden köfte ekmek yedirmiyor? Bir gün de güzel bir şey yiyiversinler… Mahalleye giriyor, elinde hepsine birer yarım ekmek köfte.

Kapının önüne sıska bir tekir uzanmış. Kedinin bu mahallede ne işi var? Az daha yürüyünce sundurmanın altında yüzü gözü akmış, pire kadar yavrularını görüyor. Viyak viyak viyaklıyor yavrular. Kedi, “Merak etme çok kalmayacağız,” der gibi bakıyor Said’in yüzüne. Torbadaki ekmeklerden birini açıyor Said, köfteleri ufalayıp annenin önüne koyuyor. İçeri sesleniyor sonra “Yumuşak bir şey örtü bul Meryem, misafirlerimiz var. Artık burada kalacaklar.”

 

Aslıhan Kocabal

Not: Fotoğraf https://www.setav.org/ sitesinden alınmıştır.

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN