ÇARLIK RUSYASI'NDA İKTİDAR VE EDEBİYAT İLİŞKİSİNE DAİR KANONİK BİR YAKLAŞIM

ÇARLIK RUSYASI'NDA İKTİDAR VE EDEBİYAT İLİŞKİSİNE DAİR KANONİK BİR YAKLAŞIM

 

Başlıkta her ne kadar iktidar ifadesini kullansak da çarlık makamı olarak iktidar kavramından daha öte tanrının yeryüzündeki yansıması! olan çarın, toplumun ve Rusya topraklarının tamamının hamisi olarak o toprakların üstünde uçan kuşa dahi hesap soracak bir kudreti elinde bulundurduğunu gözardı edemeyiz. İnsana verilen değerin yüzyıllar boyunca çeşitli siyasal sistemler altında değişkenlik gösterdiği Rusya tarihinde çarlık rejiminin apayrı bir yere sahip olduğunu ifade edebiliriz.

 

Rusya, gerek coğrafi gerekse demografik yapısı sebebiyle dünyanın geri kalanından ezeli ve ebedi olarak kendini soyutlayabilecek bir yapıya sahiptir. Günümüzde Rusya denince ilk başta aklımıza gelen soğuk iklim, oligarşik yönetim ve halk çoğunluğunun komünist sistemle yoğrulduğu bir nüfus yapısıdır. Rusya kendine has bu özellikler kapsamında daha önce de belirttiğimiz gibi dünyanın geri kalan diğer kesiminden farklı bir yapıya sahiptir. Bu yapı ortodoks inancıyla materyalist felsefenin yeni binyıla taşıdığı günümüz yarı sosyalist yarı liberalist bir çizgide kendi oluşum şartlarını artık günümüzde o kadar da umursamayan alışılmış bir kapitalist toplum görünümü arz ediyor. Rus insanının tarihsel süreçte geçirmiş olduğu siyasal ve toplumsal dönüşümler, onun bugünkü küresellleşmeye entegre olmuş modern yapısını geçmişe dayalı kanonik rus imgesiyle ters yüz etmekle kalmıyor, diğer ülke ve toplumlardakinin bir benzeri olarak rus toplumunun kapitalist dünyanın en önemli lokomotiflerinden biri olmasına neden oluyor. Bugünkü Rus toplumunun soğuk iklim şartları doğrultusunda şekillenen gündelik hayatı, uçsuz bucaksız geniş bir toprak parçasında kendi egemenliğini oligarklara teslim eden bir sistem içerisinde şekilleniyor. Rusya’nın özellikle 1500’lü yıllarda şekillenmeye başlayan devlet yapısı o zamanki diğer bütün ülkelerin tabi olduğu monarşik sistemle oluşmuş olmakla birlikte kraliyet makamının rusyada çarlık diye adlandırılmış bir versiyonuyla karşılaşıyoruz. Bu monarşik sistemin başlangıç tarihini her ne kadar 1500’lü yıllara dayandırsak da herkesin kabul edeceği üzere bugün bildiğimiz Rus devlet yönetim sistemini Romanov Hanedanlığı’nın başlangıcı olan 1600’lü yılların başlarına tarihlendirebiliriz. Romanov Hanedanı’nın iktidar sahibi olarak tarih sahnesine çıkışıyla birlikte Rus toplumunun serfliğe dayanan toplumsal yapısı bireyin topluma dini ve milli aidiyet kavramları üzerinden bağlandığı bir sistemi güçlendirmiş, çarlık sisteminin tarih sahnesinde vücut bulmasının ana iteneği olmuştur. Bugün dışarıdan sert, içe kapanık diye adlandırdığımız Rus insanının biraz önce bahsettiğimiz monarşiye dayalı çarlık sistemi içerisinde yaklaşık 300 yıl boyunca kendi kültürel kodlarını oluşturduğu ve bu kodların bizim onlara dair bugünkü adlandırmalarımızın temel argümanı olduğunu ifade edebiliriz.

 

2000 sonrası dönemde bütün dünyanın teknolojik gelişmelerle beraber toplumsal dönüşümlerin aksiyonları içerisinde rejime dayalı sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu dönemde Ortadoğu’da patlak veren Arap Baharı gibi kitlesel isyan hareketlerinin, kuşkusuz demokratik görünüm altında seçilmiş monarşistlerle yönetilen diğer ülkelere ciddi mesajlar verdiğini söyleyebiliriz. Günümüz Rusya toplumunun Putin yönetimi tarafından sandığa dayalı bir demokratik sistemle yönetildiği kağıt üzerinde bir gerçek olmakla beraber; özellikle sansüre dayalı medyatik mücadelenin boyutlarına dair özgürlük mücadelesi veren her birey bu yaklaşım biçiminin meydana getirdiği düşünce kıyımının maalesef seyircisi konumunda olmaktadır. Oligarşik bir despotizmle yönetilen Rus toplumunun ağır bir baskı altında kendi rejimsel sıkıntılarını yaşadığını bilmekteyiz. Oligarşiyle beraber gelişen üst sınıf/elit tabakanın ekonomik getirilerin büyük bir çoğunluğuna sahip olduğu bu ülkede yaklaşık 70-80 yıllık bir aradan sonra yeniden modern bir çarlık sisteminin oluşturulduğunu ve bu sistemle beraber toplumsal yapının bir nevi postserf bir kimlik yapısına büründüğünü söyleyebiliriz.

 

            Şimdiye kadar bütün bu anlattıklarımızın çarlık rejimi içerisinde bir döneme damgasını vuran klasik Rus edebiyatına ne gibi etkilerinin olduğunu araştırmak açısından büyük bir öneme haiz olduğunu söylemeden geçemeyiz. Çünkü Rus klasiklerinin monarşik bir rejim idaresi altında ortaya çıktığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu rejim içerisinde onlarca yıl dönüşümler geçirerek kendi kanonunu oluşturan Rus edebiyatı çarlık döneminin mahsülüdür. Romanov Hanedanlığı’nın tarih sahnesine çıkışıyla birlikte kendi kanonunu oluşturan Rus edebiyatı ifadesi sanırım çok da abartı sayılmayacak bir ifade. Çünkü Romanov Hanedanlığı’nın bu 300 yıllık egemenliği, Rus edebiyatının bugün hepimizin bildiği ve dünya edebiyatı klasikleri arasında sayılan eserlerini ortaya çıkarmıştır. Bugün Putin rejimine dayalı perspektiften bakınca çarlık, kraliyet gibi ünvanlarla toplum adına bütün gücü elinde barındıran despotik bir sistemin diktatöryal yapısı nedeniyle sanatı ve onun özelinde edebiyatı zayıflatmasını düşünebiliriz-ki bu haklı bir varsayımdır günümüz bakış açısına göre-. Ama Rus edebiyatı bu varsayımın aksine kendi kimliğini çarlık rejimi içerisinde özellikle baştaki çarın mahiyeti altında bularak gelişmiş ve bugün isimlerini ezbere bildiğimiz Puşkin, Lermontov, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Tolstoy ve daha nicelerini dünya edebiyatına kazandırmıştır. Bu bir çelişki midir? Evet. Bu çelişkiyi o dönemin şartları içerisinde değerlendireceğimiz bu yazıda, edebiyatın demokratik rejime dayalı bir sistem içerisinde özgür düşünce ve samimi duyguların estetik bir düzlemde özgün bir bakış açısına dayanan tanımının aslında hiç de öyle olmadığını çarlık ve Rus edebiyatı ilişkisi bağlamında inceleyeceğiz.

 

Rus edebiyatı, özellikle klasik dediğimiz olgu çerçevesinde ele alınan dünya mirasına ait sayacağımız edebi eserlere bilhassa roman türü üzerinden belki de en büyük katkıyı sunan bir edebiyattır. Bugün genelgeçer roman anlayışı içerisinde hemen hemen herkesin kabul ettiği normlar çerçevesinde özellikle Tolstoy ve Dostoyveski’nin bu türde dünyanın en büyük yazarları olarak kabul edildiği gerçeğini sanırım hiçbirimiz yok sayamayız. Tolstoy’un fiziksel ve ruhsal betimlemelerle ortaya çıkan dehasıyla Dostoyevski’nin hakikati her satırında nabız attırdığı üslubunun hala aşılamayan bir ikiz zirve olduğunu biliyoruz. Bu iki yazarın damga vurduğu roman türünün edebiyat içerisinde özellikle günümüzde en önemli yeri işgal ettiğini söyleyebiliriz. Ama Rus edebiyatının Tolstoy ve Dostoyevski’ye gelene kadar geçirdiği dönüşümlerin temelini özellikle her iki yazarın da zaman zaman övgü, zaman zaman kıskançlık boyutlarıyla ele alarak adını andığı Puşkin’e dayandırabiliriz. Puşkin belki de Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edebileceğimiz bir yazardır. Daha yaşadığı dönemde Rus edebiyatına damgasını vuran bu yazarın öldükten sonra da on yıllarca devam ederek günümüze kadar gelen edebi dehası, Rus edebiyatını şekillendirmekle kalmamış onun üslubunu kendilerine şiar edinen diğer büyük rus yazarları için de her zaman esin kaynağı olmuştur. Çar 1.Nikolay’ın, zamanında “Dünyanın en akıllı insanı” diye ifade ettiği bu yazar, yaşadığı dönem içerisinde Rus edebiyatına yön vermekle beraber bugün hepimizin aşina olduğu Rus kimliğini kültürel bir dizge üzerine oturtan kişidir. Puşkin yaşadığı dönemde özellikle çarın mahiyetinde oluşturulan devlet lisesinde seçkin bir eğitim alırken diğer arkadaşlarının aksine disipliner yapıdan kendini kurtarmış ve şiirleriyle daha o dönemde çarın dikkatini çekmiştir. Şiirleriyle o dönem herkesin beğenisini kazanan Puşkin aylak, sorumsuz yapısıyla o dönemki Rus entelijansiyasının sık sık eleştirdiği bir şair olarak ifadelendirilse de yazmış olduğu şiirler ve çarın beğenisini kazanmasıyla çardan defalarca kollanma ve maddi yardım gibi destekler görmüştür. Puşkin aynı zamanda çarın bu kadar yakınında bulunmasına rağmen hiçbir zaman sözünü sakınmadan yönetimsel aksaklıkları dile getirmiştir. Ama çar çoğu zaman iğneleyici üslubuna maruz kaldığı Puşkin’i dışlayan bir tavır içerisine girmemiştir. Her türlü gücü elinde bulundurmasına rağmen şairi en yakınında tutmak konusunda her zaman istekli olan bir hükümdarın, toplumun geneli üzerinde uyguladığı despotizmden şairin nasibini almaması bugünkü mantık ve dünya görüşümüzle bakarsak bir hayli ilginç görünmektedir. Bütün bunlarla beraber şairin çara söz vermesine rağmen girdiği düelloda acılı bir biçimde yaşamını yitirmesini takiben dönemin muhalif kesiminin cenaze törenini bir siyasal gövde gösterisine dönüştürmesinden endişelenen saray çevresi, çarın emriyle şairin cenazesini kırsal bir yer olan Svyatogorski Manastırı yakınına gömmesi ise hayattayken çarın korumasını ve takdirini elde eden şair için hazin bir son adına şaşırtıcı bir çelişkiyi göstermektedir. 

 

Hayatı genç sayılabilecek bir yaştayken (37) böyle hazin bir sonla biten Rus edebiyatının kurucusu olma kimliğini taşıyan şairin, dönemsel şartlardan bağımsız olarak kanonik Rus edebiyatının başlangıç perdesini açtığını söylebiliriz. Puşkin’in ölümüyle beraber Rus edebiyatının hangi seyirde ilerleyeceği bilinmezken sahneye gerek bireysel karakteriyle gerekse de yazar karakteriyle onu andırmakla kalmayıp onun boşluğunu dolduracağına dair büyük ümitler beslenen Lermontov sahneye çıkmıştır. Lermontov 27 yaşında tıpkı halefi gösterildiği Puşkin gibi hazin bir sonla, düelloda hayatını kaybederek o dönemki çarlık rejiminin gözdesi olma ümidini yitirmiştir. O dönemki edebiyat çevrelerindeki kişilerin şahsi notlarına bakarsak son derece huysuz aksi ama buna karşın bir hayli duygusal ve hassas bir kalbe sahip narin bir görünüm arz eden yazar çarın himayesine girmekle kalmamış onun takdirini kazanmıştır. Bir asker olan Lermontov’un o dönem yazmış olduğu şiirler saray çevrelerinde ve bizzat çar ve ailesi tarafından da takdir edilen çalışmalardır. Ama bu takdir, makus bir olay neticesinde şairin çar tarafından sürülmesine mani olamamıştır. Sürgüne gönderilmenin acısını yaşayan şairin Rus coğrafyasındaki yolculuğu onu çok farklı noktalara taşımış ve en nihayetinde de yeni Puşkin diye adlandırılan bu genç deha yazmış olduğu şiirlerle ve Zamanımızın Bir Kahramanı adlı o enfes romanıyla Rus edebiyat tarihi sahnesinden hazin bir sonla çekilmiştir. Çarın onun ölümüyle sarsıldığı ve büyük bir üzüntüye kapıldığı St.Petersburg’un sanat çevrelerinde o dönem bir hayli dillendirilmiştir. Bu iki yazara çarlık Rusyası’nda kendini hami olarak gören çarın şımarık bir evlat olarak onlara yaklaşımı; zaman zaman onları ödüllendirmesi ve zaman zaman onları cezalandırması o dönemki şartlar içerisinde sanatsal çevrelerde çarın bir “baba” figürü olarak tanımlandığını göstermektedir.

 

Lermontov’un ölümüyle beraber Rus edebiyatının bundan sonraki en önemli figürü kuşkusuz Gogol olmuştur. Gogol 43 yaşında vefat edene kadar dönemin edebi çevrelerince genelde Rus imgesini ve özelde Rus politik imgesini, karakterler ve olay çerçevesinde eserleri aracılığıyla en iyi yansıtan yazardı. Gogol kendinden önceki büyük yazarlardan sonra Rus edebiyatını o dönemki politik ve toplumsal dönüşüm anlamında yepyeni bir çerçeveye oturtmak adına kendi yazınsal üslubunu edebi yeteneğiyle topluma sunmakla kalmamış, o dönemki çarın ve saray çevresindeki politikacıların değişen dünya içerisinde Rusya’nın konumunu irdelemek bakımından onlara çok önemli veriler ve izlenimler sunmuştur. Ölü Canlar adlı eseriyle Rus edebiyatında kendine eşsiz bir yer edinen yazar kendinden önceki yazarlara nazaran dönemin çarıyla ve saray çevresiyle daha mesafeli bir ilişki kurmuştur. Hatta bu ilişki çarın yazarın ölümüyle ilgili haberlerin sansürlenmesini emretmesine kadar keskinleşse de yine yazar yaşadığı dönem içerisinde çar ve ailesinin vazgeçilmez edebi tercihlerinden biri olmuştur. Üstelik yazdıkları ve duruşu sebebiyle çarın çoğu zaman öfkesini kazanan yazar yine de o dönemki şartları şimdinin bakış açısıyla değerlendirirsek gayet demokratik ve insancıl bir atmosfer içerisinde fikirlerini görece özgür bir şekilde ifade edebilmiştir.

 

Gogol’ün kendinden önceki büyük yazarlara ek olarak ortaya koyduğu devrimsel nitelikteki edebi çalışmaları, dönemin parlayan yıldızı Turgenyev üzerinde de bir hayli etkili olmuştur. Bu dönemde Rus edebiyatı, kendi kanonik çerçevesini oturmak adına Turgenyev, Tolstoy ve Dostoyevski gibi büyük yazarları tarih sahnesine çıkarmıştır. Tolstoy ve Dostoyevki’yi ayrı tutmakla beraber bu dönem Rus edebiyatının yükselen yıldızı diye adlandırılan Turgenyev’i diğer tüm Rus yazarlarından ayrı bir yere koymak gerekiyor. Turgenyev klasik rus imgesinin dışında değerlendirebileceğimiz bir yazar. O dönemki şartlar içerisinde özellikle Avrupa devletlerinin hem askeri hem ekonomik hem de düşünsel boyutta dünyanın geri kalanından çok daha farklı bir konumda kendi yeni siyasal imgesini oluşturduğu bir zaman diliminde bu gelişmelerin halen monarşiyle yönetilen Rusya için büyük bir tehdit diye adlandırılması sanırım hiç de abartılı bir ifade olmayacaktır. O dönemki şartlar içerisinde Rus aydını, hem politik hem de sanatsal çerçevede Avrupa’ya eklemleyen bir düşünce sistemi içerisinde yaşamak istiyordu. Bu aydınlar içerisinde en önemli yer de Turgenyev’e aitti. Turgenyev hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Avrupa’da bu coğrafyanın geçirmiş olduğu dönüşümlere çok daha yakından şahit oluyordu. Şahit olmakla da kalmayıp klasik Rus imgesini yıkarak yeni yeni demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla çınlayan Avrupa medeniyetinin Rusya kanadını oluşturmak adına kendini sorumlu hissediyordu. Turgenyev eserlerinde ele aldığı olay ve karakterleri bu misyon dahilinde oluştururken uzaktan izlediği Rus düşünsel hayatına tepeden bakmaktaydı. Onun için medeniyetin kaynağı Avrupa’ydı. Ona göre de Rusya, belki de monarşik sistemden vazgeçerek Avrupa’da yankılanan bu seslere kulak vermeliydi. Ama tüm bunlar yazarın burjuva hevesleriyle günlerini geçirip Rus toplumsal yapısını yüzeysel analizlere dayalı bir gözlemle ele aldığı bir edebi hayatı ortaya koymaktan öteye götüremiyordu. Turgenyev demokratik bir söylemi cesurca ele alıp çarlığı hedefe koymamıştır. Kuşkusuz çar ve saray çevresi de onun bu modernist üslubunun ne tür bir siyasal arzuyu ifade ettiğinin farkındaydı ama her zaman olduğu gibi artık geleneksel bir hal almış olan sanatçıyı anlama ve ona değer verme tavrından ödün vermiyorlardı. Bu şartlar içerisinde de yazar kendi edebi eserlerini ortaya koyarken özgür iradesini çarlığa ve saray çevresine dayatabiliyordu. Aslında bu dayatma daha da öteye geçip çarın çocuklarına dini ve milli unsurlar çerçevesinde eğitim vermekle görevlendirilen Dostoyevski’yi hedef alan söylemlere dönüşüyordu. Çünkü Dostoyevski, Turgenyev’in aksine çarlığa ve Rus kültürüne son derece bağlı biriydi.

 

Dostoyevski’nin çara bağlılığı, her ne kadar bir zamanlar anarşistlerle iş tutup çar tarafından idam sehpasında son anda affedilip Sibirya’ya sürgüne gönderilmesini takiben daha sonra affedilmesi ve dönemin çarının kendi üzerindeki hamiliğini kazanmasıyla ilişkilendirilse de aslında yazarın daima Rusya’ya gönülden bağlı yurtsever bir vatandaş olarak kendini adlandırdığını söyleyebiliriz. Çarın çocuklarını emanet ettiği bu yazar, zamanla Romanov Hanedanı’nın yönetim felsefesi olan: “Ortodoksluk, Otokrasi ve Milliyet” üçlemesinin bir nevi ideoloğu haline gelmiştir. Onun zamanına kadarki Rus yazarların neredeyse tamamı hayatları boyunca bir şekilde çarlığı eleştirip defalarca cezalandırılıp yine de defalarca affedilip ödüllendirilmişlerdir fakat hiçbir zaman bir sanat, düşünce adamı olarak kimliklerine ihanet etmeyip her fırsatta çarı, çarlık sistemini ve bu çarlık felsefesini eleştirmişlerdir. Ama Dostoyevski, yavayş yavaş yıkılışa doğru sürüklenen çarlık sisteminin sanat çevrelerindeki baş destekçisi olmuş, eserlerinde işlediği olaylar ve karakterler üzerinden Rus düşünce ve duygu dünyasının otokrasi kavramı üzerinden varlığını temellendireceği inancını alttan alta işlemiştir. O, Turgenyev’in aksine yavaş yavaş demokratikleşen bir dünyayı kabullenmemiş, çarlık rejiminin Rus toplumunun temel kodlarıyla birebir uyuştuğu ve bundan ayrı düşünülemez olduğu varsayımıyla hareket etmiştir. Eserlerindeki ana fikirsel zeminin bu varsayımla şekillendiği de bir gerçektir. Rus imgesinin temel alındığı kanonik Rus edebiyatının başlangıcını Puşkin yapmışsa da bu imge asıl anlamını Dostoyevski’de bulmuştur. Bütün bunlar yazarın dünya edebiyatında Tolstoy ile beraber roman türünün en büyük iki isminden biri olmasını sağlamıştır bir bakıma. Tolstoy, Dostoyevski’nin yıkılan çarlık karşısındaki geveze endişesini bir ileri boyuta taşımakla beraber bu endişeyi modernizmle tanışan ve onu kendi imgesiyle yoğuracak yeni bir Rus edebi kimliğini oluşturmaya çalıştırmıştır ve çoğu otoritenin de kabul edeceği üzere bunu başarmıştır.

 

Tolstoy, artık yıkılmaya yüz tutmuş büyük bir imparatorluğun belki de ilacıdır. 82 yıllık ömrünün tamamını Rus insanını anlamak ve ona yön vermek yolunda harcamış bir insan olan yazar, çarlık rejiminin yıkılan her monarşi gibi günü kurtarmaya çalışan politikalarının aksine romanları aracılığıyla yepyeni bir Rus egemenliğinin zeminlerini sağlam taşlarla döşemiştir. Tolstoy hayatı boyunca hep bir düşünsel arayış içerisinde bulunmuş, bu arayışın içerisinde çoğu zaman çarlıkla ve kiliseyle zıt düşmüş hatta kilise tarafından bir dönem aforoz edilmiştir. Bütün bunlar onun ne kadar cesur ve düşüncelerinde radikal bir samimiyet gösterdiğini ortaya koymaktadır. Sivastopol öykülerinde Rus romantizminin zirvesi sayılan imgelerle dönemin çarı ve saray çevresi nezdinde takdire mazhar olmuş, Savaş ve Barış adlı eseri bağlamında da son derece eksiksiz bir tarihsel birikimi, edebi dehasıyla yoğrup objektif bir boyutta ele alarak edebiyatın zirvelerinden birini okurlarına sunmuştur. Savaş ve Barış’ta kahramanlık olgusunun politik doğruculukla birlikte ele alınıp kurgusal atmosfer içerisine yerleştirilmesi, onun dehasının en güzel örneklerinden biri olarak göze çarpmaktadır. Kendi yaşantı biçiminin neredeyse her on yıllık kesitinde yazarın farklı görüşlerin bayraktarlığını üstlenmesi de Dostoyevski’nin ağlak romantizminin gerçekleştiremediği bir kurtarıcı felsefe imgesini Rus kimliğinin bir parçası kılmıştır. Tolstoy, bu bakımdan kendi şahsi yaşantısı ve edebi birikimini, sürekli yenilenen bir düşünsel faaliyet içerisinde oluşturmuş, çarlık yönetiminin ardı ardına yaptığı yeniliklerin toplum nezdinde karşılığı olamayan bir hezeyandan öteye gitmediğini eserlerinde işlediği olayların alt katmanlarında okurlarına sezdirmiştir. Devrim ve yepyeni bir dünyaya doğru ilerleyen Rus tarihinin bu dönüm noktasında eski Rus imgesinin yetersizliğini yaşadığı dönemde açıkça görmüş bu toprak zengini yazar, yüzyıllarca çarlık rejimi tarafından gözardı edilen Rus toplumunun artık özgürce kendi hayatını sürdürebilme arzusunu bütün dünyaya eserleri yoluyla göstermiştir. Cenazesinde onu uğurlayan binlerce insanın gözyaşı dökerek tabutunun peşi sıra yürümesi de onun Rus toplumu için ne kadar büyük bir düşünce adamı olduğunu göstermektedir.

 

Tolstoy’un son dönemlerinde yeni bir yetenek diye ifade edilen Çehov da klasik çarlık  edebiyatı içerisinde önemli bir yere sahip olsa da diğer yazarların Rus düşünce hayatı içerisinde edindiği izlenimlerden uzak bir edebi atmosfer içerisinde yazma faaliyetlerini yürütmüştür. İstisnai olarak sadece bir kez başka bir yazarın çar tarafından sansüre uğramasını eleştirecektir ama bu eleştiri de basit bir protestodan öteye gitmeyecektir. Bu basit eleştiriye sebep olan kişi ise Bolşevizm’in akıl hocası diye kabul edilmiş propaganda yazarı Maksim Gorki’dir. Gorki ile beraber yaklaşık 70-80 yıllık bir zaman zarfında Rus toplumunu ve siyasal hayatını şekillendirecek olan sovyet rejiminin temelleri atılmış, otokratik sistemin sosyalist bir düzlemde mutasyona uğratılmış haliyle günümüz rus toplumunun siyasal ve düşünsel algı zemini oluşturulmuştur.

 

Bahsettiğimiz yazarlar; neredeyse 300 yıl süren çarlık rejiminin; yurtsever ve çarlığa bağlı bir kul olarak kendini ifade eden bir Rus imgesi yaratmak adına savunduğu ve bir devlet politikası haline getirdiği “Ortodoksluk, Otokrasi ve Milliyet” üçlemesini,  hem o toplumda yaşayan bir birey hem de bir edebiyat adamı olarak yaşayarak bugün klasik diye tabir ettiğimiz edebi eserler içerisinde iktidarla zaman zaman yakın bağlar kurarak zaman zaman iktidara muhalif olarak okurlarına sunmuşlardır. Bu yazarların yaşadıkları dönemlerdeki çarlarla olan ilişkileri bugünün ultra gerçekçi dünyasının aksine romantizmin edebiyat yoluyla nasıl bir zamanlar devlet nezdinde önemli bir yere sahip olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bu anlamda Rus edebiyatında tarihsel süreç içerisinde yaşanan bu iktidar-edebiyat ilişkisi, Rus edebiyatının nasıl bir kanon içerisinden gelerek Sovyet edebiyatına evrildiği hakkında da önemli ipuçları vermektedir.

                                                                                 Adnan Sayım

Paylaşınız:

Adnan Sayım

Adnan Sayım

Erzurum'da doğdu. Alnıma İnen Satırlar adlı bir şiir kitabı ve Geceleri Ölmek adlı bir hikaye kitabı var. Hala yaşıyor...

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN