Şehr-i İstanbul'da Unutulmaz Bir Kış

Şehr-i İstanbul'da Unutulmaz Bir Kış

Meteoroloji yetkilileri, içinde bulunduğumuz 2021 yılı Şubat ayının ortalarında tabiri caizse İstanbul ve çevresinde eşi menendi görülmemiş bir kış yaşayacağımızın uyarısını yapıyorlar. Bu da haber bültenlerinde ister istemez eski kışların gündeme gelmesine sebep oluyor. Mâlum, hatırlanan en son sert İstanbul kışlarından biri 87 Mart’ıdır. Geçtiğimiz hafta gene bir haber bülteninde bermûtad gerekli uyarılar yapılıp da 87 kışı gündeme geldiğinde, sunucu kız

“Ben tabii ki o günleri görmedim.”

deyiverince artık iyice “tarihî bir kişilik” olduğum gerçeği yüzüme bir kere daha çarpılmış oldu. Halbuki, o ana kadar 87 kışı benim için sanki yaşadığım son kışlardan biriydi. Eh, yanılmak biz insanlara mahsus. “Madem üzerinden 34 sene geçmiş, elbet hatırladıklarımda genç nesillere ilginç gelebilecek unsurlar olacaktır” diye düşünüp, bunları paylaşmaya karar verdim.

Şunu peşinen söyleyeyim ki, anlatacağım şeyler İstanbul’un geçirdiği “olağandışı” olarak tanımlanabilecek kışlarına ait değil. Çünkü tarihî kaynaklar gerek Bizans gerekse Osmanlı zamanlarında Boğaz’ın donduğunu ve insanların bir kıtadan öbürüne yürüyerek geçebildiğini belirtiyorlar. 1931 doğumlu olan rahmetli babamdan böyle bir soğuk olmasa da Boğaz’da büyük kar ya da buz kütlelerinin yüzdüğünü gördüğünü işitmiştim. İnternetten araştırdığımda bu hadisenin 1954 yılında, yani babam 23 yaşındayken vuku bulduğunu öğrendim.

Benim anlatacaklarım bu kadar olağan dışı unsurlar barındırmayacak. Hatta, Boğaz’la ilgili hiçbir şey yok. Ama Boğaziçi var. 1987 yılının Mart ayında ben Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimimin ilk senesinin ikinci dönemindeydim. Yanlış hatırlamıyorsam bahar dönemi başlamış, iki üç hafta geçmiş ve bir öğleden sonra şu anda hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir dersteydik. O günün sabahının da soğuk olduğunu hatırlıyorum. Ama o zamanlar, meteoroloji, günümüzdeki kadar isabetli tahminlerde bulunamaz; olası bir kar yağışını, şiddeti, süresi ve hele hele başlangıç zamanını neredeyse dakikasına kadar belirtmesi hiç beklenmezdi. O yüzden tahminleri de benim gibi pek çok kişi tarafından çok da kâle alınmazdı. Yani kısaca o gün bir kar yağışının başlayacağını ve bunun günlerce sürebileceği uyarısının yapıldığını hiç hatırlamıyorum.

Ama dediğim gibi, kolaylıkla “kar soğuğu” olarak tanımlanabilecek kadar soğuk bir güne uyanmıştık. Ben üniversitenin kendi kampüsü içinde olan yurtlarında kalıyordum. Ama İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımız, gün içinde yavaş yavaş olası bir kar yağışında evlerine nasıl vasıl olacakları endişesini yaşamaya başlamışlardı. O arkadaşlarımın arasında, bugün çok önemli projelerin yürütülmesinde üst düzey görevlerde bulunup, çok başarılı işlere imza atmış, bugün hâlâ iletişim içinde olduğumuz çok samimi bir hanım arkadaşım da vardı. İşte o dersimiz esnasında önceden hafif şekilde başlayarak, çok kısa süre içinde hem yoğunlaşıp hem de tipiye çeviren kar yağışı; varacağı nokta yürüyerek en fazla beş dakika sürecek olan benim, kendisine sık sık dışarıdaki durumu göstererek anlamsız bir “dalga geçme” eylemime sebep olmuştu. Her ne kadar insanın kendi kendisini “hain” olarak tanımlaması pek hoş bir şey değilse de kızcağızın son derece makul endişesiyle dalga geçmem en azından “haince”ydi.

O dersi hocamız kesti mi, yoksa bilhassa Anadolu tarafında oturan arkadaşlarımız mı izin isteyip çıktılar; şimdi hatırlamıyorum. Ama ders esnasında başlayıp kısa sürede şiddetlenen kar yağışı o günün akşamında görebildiğimiz her yeri bembeyaz yapmıştı. Gece boyunca da devam etti. Gene tam olarak hatırlayamamakla beraber, herhâlde ertesi gün okullar tatil edilmişti. Üstelik kar yağışı da devam ediyordu. Yurtta kalanlar olarak, bizim keyfimiz yerindeydi. Odalarımız çok güzel ısınıyordu, sıcak sularımız akıyordu, yiyecek ihtiyacımız karşılanıyordu; bunların üstüne bir de okullar tatildi. Bir Türk öğrenci başka ne ister?

Kar yağışının başladığı günü, her nedense Çarşamba olarak hatırlıyorum. Dolayısıyla perşembe sabahı uyandığımızda, doğrusu bu “kar tatili” nin hafta sonundan daha öteye uzayacağını hiçbirimiz tahmin edememiştik. Ama sıra dışı şeyler yaşadığımız kesindi. Yirmi dört saati aşan kesintisiz kar yağışı bilhassa Marmara bölgesi için kolay rastlanabilecek bir durum değildi. O ve müteakip günler kesintisiz olmamakla beraber hep kar yağdı. Fasılalarla da olsa on beş gün peş peşe her gün kar yağışı, çocukluk ve gençlik çağlarını Erzurum’da geçirmiş biri olarak benim bile o güne kadar hiç şahit olmadığım bir durumdu. Biz de bu günleri kartopu oynamak, yemekhane tepsileriyle kızak kaymak gibi ilim ve irfan dolu eylemlerle değerlendiriyorduk.

Ama bir öncekiler erimeden her gün kar yağması, zemindeki kar miktarını sürekli arttırıyor, bu da o ana kadar hiç rastlamadığımız görüntülere şahit olmamıza sebep oluyordu. Televizyondaki haberlerde bazı semtlerde park etmiş arabaların yağmış olan karların altında kalıp kaybolduklarını, daha doğru bir deyişle dışarıdan görünemeyecek hâle geldiklerini hayretler içinde seyrediyorduk. Bu semtler içinde Etiler de vardı. Bunun üzerine birkaç arkadaş o civarlara yürüyerek bir keşif gezisi yapmaya karar verdik. Her ne kadar haberlere mevzu olmuş arabaları göremediysek de (ki aslında karların altında oldukları için zaten görünmüyorlardı, bizimki beyhude bir çabaymış), en az onun kadar şaşırtıcı manzaralara rastlamıştık. O zamanlar inşa edilmemiş olan Akmerkez’in henüz boş olan arsasının karşı kaldırımında yürürken, yıllarca düşünsek aklımıza gelmeyecek bir şeye şahit olduk. “Kaldırım” dedim ama aslında karın üstünde yürüyorduk. Yani belediyenin kar küreme araçlarıyla açtığı fakat üzerinde hiçbir aracın seyretmediği yol hizasından bir hayli yukarıdaydık. Ne kadar yukarıda olduğumuz sorusunun cevabını ise az sonra yanımızdan geçecek olan belediye otobüsü verecekti. İnanılacak şey değil ama, otobüs tam bizim yanımızdan geçerken hepimiz çatısını görebildik. Bu da yürüdüğümüz kar kitlesinin yoldan en aşağı iki metre yukarıda olduğunu gösteriyordu. Bu, tabii ki İstanbul’da kar kalınlığının iki metre olduğu anlamına gelmiyordu. Çünkü karın doğal yağışının sebep olduğu kalınlığının üstüne bir de yolu açarken savrulan karlar binmişti. Ama ne olursa olsun, kaldırımda yürürken yanından geçen belediye otobüsüne, adeta bir üst geçitten bakıyormuşçasına yukarıdan bakmak, ne o güne kadar şahit olduğum bir durumdu ne de ondan sonra şahit oldum.

Çetin kış şartları kampüsümüzde de ilginç görüntülere sebep olmuştu. Dallarına aralıksız yağan karı taşıyamayan bazı ağaçlar köklerinden sökülerek devrildi. İstanbul’un pek çok semtinde de böyle devrilen ya da en azından dalları kırılan çok ağaç vardı. Bundan daha ilginci ise, o zamanlar toprak bir futbol sahası olan bugünkü yeşil çimli meydanda yaşadıklarımızdı. Kampüse yukarıdaki kapıdan girip de yurda gitmek istediğimizde, bahsettiğim meydana gelince ilginç bir sürprizle karşılaşıyorduk. Önümüzde labirent misali değişik yollar çıkıyordu. Yurda gideceğini tahmin ettiğimiz birine dalıp, kendimizi Orta Kantin’de bulabiliyorduk. Bu patikalar yaklaşık bel hizasında derinliğe sahip oldukları için, birine girdiğimizde yol ortasında fikir değiştirmek hiç de kolay olmuyordu. Ve yollar da son derece şaşırtmacalıydı. Birkaç gece peş peşe yanlış yollara saptığımızı hatırlarım. Olayı yıllar sonra bugün değerlendirdiğimde, söz konusu yolların büyük bir ihtimalle bazı muzip öğrencilerce kasıtlı olarak dolambaçlı bir şekilde inşa edildiklerini düşünüyorum. Yoksa ben her seferinde yanlış yola sapacak kadar şapşal bir insan olamam, değil mi?

Sanırım yoğun kar yağışının ilk cuma akşamıydı. Yurttaki odamda üç sevdiğim arkadaşımla beraber kalıyordum. İşte bu bahsettiğim cuma akşamı, bu arkadaşlarımdan birini tatlı bir telâş içinde gördüm. Kendisine ne tür bir hazırlık içinde olduğunu sorduğumda, karşı tarafta bir semtte oturan ve evli olan ablasına gideceğini söyledi. O günlerde kolaylıkla tahmin edileceği gibi İstanbul’da en zahmetli iş, bir yerden başka bir yere gitmekti. O yüzden kendisine hiç macera aramamasını, yurtta karnımızın tok, sırtımızın pek olduğunu, yollarda büyük ihtimalle sefil olacağını söyledim. Ama o ısrarla ablasının kendisine güzel sıcak çorba yapacağını ve hafta sonunu keyifli bir ev ortamında geçirmek istediğini söylüyordu. Evet, hafta sonları üniversitemizin yemekhanesi kapalı olurdu ama kampüs içinde mevcut iki kantin ve bir market her türlü yiyecek ihtiyacımızı karşılıyordu. Öte yandan bu tesislerde sıcak çorba bulabilme imkânı da gerçekten yoktu. Arkadaşım belli ki, soğuk havanın da etkisiyle çorbaya fena halde odaklanmıştı ve bu fikrinden vaz geçiremedim, küçük valizini alıp çıktı.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra mütebessim bir şekilde odaya döndü. Durakta fazla beklememiş. Ama geri kalan bir saatte, bindiği otobüs, kilitlenmiş olan trafikten dolayı Hisarüstü’nden anca Huzurevi’nin önüne kadar gidebilmiş. Ki o da yaklaşık bir kilometrelik bir mesafedir. Bir de oradan yurda yürüyerek geri döndüğünü düşünürseniz, attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmemişti. Neyse; gülüştük, sıcak çorba olmasa da sıcak bir çay eşliğinde sohbet ettik ve zamanı gelince yattık.

Cumartesi sabah uyandığımda aynı arkadaşımı gene kabanını giyinirken gördüm. Ne olduğunu sorduğumda ablasına gideceğini söyledi. Kendisine

“Dün akşamdan ders almadın galiba!” dediğimde, bu sefer erken saatte çıktığı için o tür bir sıkıntı yaşamayacağını düşündüğünü belirtti. Ben yola çıkmaması için ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. Öne sürdüğü en önemli argüman da ablasında içeceği sıcak çorbaydı.

Çıktı ve iki saatten daha fazla bir zaman geçtikten sonra geri döndü. Bu sefer iki saatte Uçaksavar kavşağına kadar gidebilmişti. Bu da bir önceki akşam otobüste geçirdiği vaktin iki misli zaman harcayıp, gidebildiği mesafenin ancak yarısı kadar bir yol alabildiğini gösteriyordu. Otobüste kaldığı süre içinde çok da ilginç bir tespitte bulunup, benimle paylaşmıştı:

“Şu günlerde çok kolay para kazanabilecek bir yol buldum: Bir halk otobüsü edinip yola çık. İnsanları toplamaya başla. Kilit trafikten dolayı otobüsü doğru dürüst kullanmayı bilmene bile ihtiyacın yok. Yalnızca kapıları açıp kapamayı bil yeter. İnsanlar ön kapıdan biniyor, otobüsün hiç gitmediğini görüp de ümidini kaybedenler yirmi dakika sonra arka kapıdan iniyor. Ama bu sırada otobüs hiç hareket etmiyor. İçlerinde en uzun ben dayandım, ona rağmen artık iki saat sonra indim.”

Pazar günü olduğunda, arkadaşımın sıcak çorba aşkından artık vaz geçtiğini herhalde tahmin etmişsinizdir.

Yaşım artık altmışa çok yaklaştı ve yirmi dört yıldır İstanbul’da yaşamıyorum. O yılki yoğun kar yağışına yukarıda da belirttiğim üzere daha önce Erzurum’da şahit olmadığım gibi, sonraları yaşadığım şehir olan İzmit’te şahit olmadım. Bakalım 2021 kışı nasıl geçecek?

 

Fuad Okay

Paylaşınız:

Fuad Okay

Fuad Okay

1962 yılında Bursa’da doğdu. İlkokul – ortaokul – lise çağlarını Erzurum’da geçirdi. 1973 yılında Kültür Kurumu İlkokulu’nu, 1980 yılında Erzurum Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde 1986 yılında lisans, 1989 yılında yüksek lisans, 1997 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, KKTC’de Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2000’den bu yana Kocaeli Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    14 Şubat 2021 Pazar

    Arkadaşın o günden sonra ilk çorbayı ne zaman ve nerede içmiş acaba? Bir de hangi çırba. Hatırlar mı? Bendeniz O günlerde askerdeydim. Gazetelerden okuyorduk olan biteni. Biz keyifli bir ortamdaydık ama.

  2. Fuad
    14 Şubat 2021 Pazar

    Kendisiyle maalesef epeydir irtibatım yok. Ama ulaşmaya çalışayım. Bakalım ne diyecek?

  3. Fuad
    14 Şubat 2021 Pazar

    Kendisiyle maalesef epeydir irtibatım yok. Ama ulaşmaya çalışayım. Bakalım ne diyecek?

YORUM YAZIN