Post-Faşist Bir Algı: "Kendini Yitirmek!"

Post-Faşist Bir Algı: "Kendini Yitirmek!"

       

      Histrionik kişilik bozukluğu, DSM 5 el kitabının güncel sayısında listelenen bir psikiyatrik bozukluktur. Bu bozukluğu olan bireyler, aşırı duygusallık, baştan çıkarıcı, dikkat çekici, davranışlara sık sık müdahale etme, tiyatro yapıyormuş gibi bir kalite taşıyan abartılı duygusal gösteriler ve yüksek onay arama ihtiyacı ile kendini belli eden bir bozukluktur (Lewis ve diğerleri, 2017).
        Histrionik kişilik bozukluğu olan kişiler rol yapıyormuş gibi duygusal olan ve insanlar üzerinde olumlu izlenimler bırakmaya çalışan kişilerdir (Köroğlu ve diğerleri, 2010).
           Histrionik kişilik bozukluğu olan kişiler dramatik, renkli özellikleri olan, kolay heyecanlanan, dışa dönük ve duygusal davranışlar gösterirler. Bu kişilerde aşırı derecede başkalarının dikkatini çekme, duygu ve düşüncelerini abartma, aşırı onay ve övgü bekleme, giyim ve davranışlarında baştan çıkarıcı davranma özellikleri vardır. Bağımlılık ihtiyaçları yoğundur, ilişkilerinde yüzeyseldirler, gerçek duygularını ifade edemezler ve kolay aldanırlar. İstekleri gerçekleşmediğinde ve hayal kırıklığına uğradıklarında huysuzluk, ağlama krizleri ve diğerlerini suçlama davranışları gösterirler (Eren, 2010).


           Yukarıda farklı yönlerden teşhisi yapılan hastalık türünü belki de ilk defa duyuyorsunuz. Bugüne kadar bu gibi durumlarda karşımızdaki kişinin davranışını adlandırmak için kullandığımız bencil, egoist veya narsist gibi ifadelendirmelerin bu davranışın esas anlamını karşılayamadığı bir durumdan bahsediyorum aslında: Histrionik Kişilik Bozukluğu. Hastalığın adlandırmasında kullanılan ‘bozukluk’ ifadesi; mevcut sağlıklı durumun, herhangi bir etki sonucu alışılmış veya olması gereken durumdan saptığını ve işlevini yerine getiremediğini belirten bir davranışı ifade ediyor. Psikoloji biliminin kişi bazında ele aldığı bu hastalık, doğru tespitler ve analizler yapılırsa aslında günümüz toplumunun genel karakteristik yapısını ifade eden en anlamlı modernite saptamalarından biri olacaktır. Yani anlayacağınız bu hastalık, bireysel bir durumdan daha ziyade aslında günümüz toplumunun genel durumunu yansıtmakta. 


          Peki bu kanıya nasıl varabiliriz? 


          İçinde yaşadığımız çağda insan, en temel gereksinimleri olan; yeme-içme, güvenlik, barınma vb. olgularının giderilmesi amacından uzaklaşmakta ve bu gereksinimlerin bir gösteri unsuru haline gelmesi için bütün var oluş algılarını bu yolda kullanma güdüsüyle hareket etmekte. Bu durumda Andy Warhol’un zamanımızda artık bir klişe haline gelen “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacaktır.” sözünün günümüz insanın ırk, din, dil, yaş cinsiyet vb. ayrımlarını gözetmeksizin herkesi içine alıp ortaya aidiyetsiz bir insan profilini çıkardığını iddia etmek sanırım o kadar da abartılı bir ifade olmayacaktır. Teknolojinin insanın temel gereksinimlerine ulaşmakta bir araç olmaktan öteye geçerek yepyeni bir hayat algısı yarattığını söyleyebiliriz. Gerçeğin önemsizleştiği, hakiki olanın organik diye sunulup ayrı bir fiyatlandırmayla sadece ekonomik açıdan belirli bir refaha sahip kişilerce sağlıklı bir yaşam için tüketilebilir bir nesne haline geldiği bir çağın içinde yaşıyoruz. Birey algısının toplumsal normlardaki belirleyici özelliklerinin geri plana itilip toplumun, bireyin her türlü arzusuna hizmet eden bir aygıt haline dönüşmesi sonucunda ortaya çıkan bu durum, günümüz insanının geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayat içerisinde kendi yerini yapay bir kutsallığa büründürmesinin yolunu açmıştır kuşkusuz. Herakleitos'un “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.” sözü geçmiş yıllara nazaran belki de hiç olmadığı kadar bu yüzyılda insanların temel yaşam felsefesinde yer etmektedir. Günümüzdeki insan profilinin; devamlı değişen, değiştikçe dönüşen, dönüştükçe başladığı yeri kaybeden bir kimliğe bürünmesi, filozofun yaşadığı zaman diliminde kendi çağının algısından yola çıkarak ortaya koyduğu bir sözün bu yüzyılda nasıl bir toplumsal hastalık haline geldiğini göstermektedir. Herakleitos, yaşadığı yüzyılın yaşam algısını çözümleme yolunda vardığı bu çıkarımın 21.yy’da böylesine bir yaşam kültü haline geleceğini kendisi tahmin edebilir miydi acaba? Sanmıyorum. Onun yaşadığı yüzyıldan günümüze bakınca aradan geçen onca zamanın, insanı sonunda böylesine bir hastalıklı davranış bozukluğuna hapsedebileceğini hangi düşünür tahmin edebilirdi, bu da tartışılır.


         Kadim yaratılış mitlerinde, hangi kültüre ait olursa olsun, insanın kendinden üstün bir gücün varlığını, doğanın hakiki varlığında bulduğu bir bilinmezle ifade ettiğini görürüz. Bu mitlerdeki yaratıcı gücün, insanı hakikate davet eden bir hikâyeyi makbul sınırlar dahilinde hayat algısının içerisine yerleştirdiğini, sözlü ve yazılı kaynaklar vesilesiyle gözlemlemekteyiz. Yaşamın, insani zafiyetler dahilinde algılanabilir ve öngörülebilir bir gerçekler silsilesinden ibaret bir organizasyon olduğunu, bu yüzyıla kadar atalarımız kabullenmiş ve bu doğrultuda ilk insandan kendine kadar gelen süreci varlığının ifadesi olarak kabullenmişti. Fakat bu yüzyılın insanı, artık kendisini herhangi bir geçmişe veya kendinden üstün bir güce ait hissetmemekte, içinde bulunduğu yaşamsal koşulları, her gün aynada gördüğü kendinden imal ettiği ben tanrısının, yapay unsurlarla inşa ettiği ışıltılı görüntüsünde somutlaştırmaya çalışmaktadır. Görüntünün, bakışa indirgendiği, görünenin göz ardı edildiği, bir resmin hem seyredeni hem resmedeni olmak günümüz insanının çoğul yalnızlığının en önemli sebebidir diyebiliriz. Evet, yalnızlık... Günümüz insanının, Histrionik Kişilik Bozukluğu hastalığının pençesinde kıvranarak kendine her gün yepyeni bir dünya yaratmak isteyen bir modern tanrının elinde biçare kaldığını söyleyebiliriz. Biçare sözcüğünün taşıdığı arabesk duygu, modern zamanın duygu ve düşünce dünyasını istila eden bir virüsün tanımını yapmak için kullanabileceğimiz yegâne vurgu olabilir sanki bu durumda. Çünkü bu arabesk duygu, gerçeğin iyi ve kötü yanlarıyla tahlilinin önüne geçerek bireyin kişisel haz dünyasını akamete uğratacak bir riski beraberinde taşıyor.  Birey bu biçarelik hissinin vermiş olduğu ezilen psikolojisiyle içinde yaşadığı toplumdan, hak ettiğine inandığı bir mutluluk talebinde bulunmaktadır. Tabi talep ettiği bu mutluluk, toplumun yüzyıllardan beri deneyimler üzerine inşa ettiği varlığını bireysel güdüler uğruna hiçe sayan amaçsız bir haz talebinden başka bir şey değildir. Hal böyleyken bu insan tipolojisinin günümüz toplumunun çoğunluğunu oluşturmaya yönelik genel gidişatı, birlikte yaşama algısının bireysel haz talebi uğrunda gözden çıkarılması tehlikesini işaret etmektedir. 


         Descartes'ın “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözüyle ortaya attığı insani var oluş tanımı, günümüz insanını “Görünüyorum öyleyse varım.” mottosuyla ne derece akraba kılmakta, bu tartışılır. Düşünen bir varlıktan görünen bir varlığa evrilen günümüz insanı, gerçeğin ardını boş bırakarak onu, yani gerçeği, sadece topluma yansıyan yüzünü süsleyip püsleyip tüketilebilir bir nesne haline getirmiştir. Gerçeği yani kendisini. Arkası-önü, yanı-yöresi, içi-dışı olan bir varlıkken arkasında sonsuz bir boşluk olan, tek boyutlu bir yansımayı, yani aynada, yani akıllı telefonda, sosyal platformlarda, şehrin en işlek caddelerinde, avmlerde, plajlarda ifşa edilmiş bir maskeyi kendine suret olarak yakıştırmaya çalışan günümüz insanı; yorgun yüzyılların acısını, böyle bir aldanışa meylederek hafifletmeye çalışıyor belki de. Ama bahsettiğimiz bu durum bu kadar masumane bir gerekçeyi hak etmiyor bana göre. Çünkü günümüzde her geçen gün bulunması gereken yerden uzaklaşan modern insan, talep ettiği ve hak ettiğini düşündüğü özgürlükler dünyasının aslında bir başkasının dünyasını altüst eden faşizan bir istila aracı olduğunun farkında değil. ‘Benim yaşamım, benim tercihim’ diyerek kendi öznel algısını yücelten bu yeni insan profili, modern faşizmin anahtar rolünü üstleniyor. Bu yaşam felsefesinin kendi iç dinamikleri gereğince yapay bir anarşizm oluşturarak yıkmaya niyetlendiği gelenek odaklı tabuların bir benzerini, kendi şahsi dünyasında diğer insanların duygu ve düşüncelerini görmezden gelerek farkında olmadığı yıkıcı bir faşist güdü aracılığıyla yeniden yaratıyor. Üstelik bu dünyada kendisine de yer yok. Bu dünyada sadece kendi sandığı veya daha doğru bir ifadeyle kendi sanmak istediği suni bir benlikle oluşturduğu içi boş bir iddia makamından başka bir şey yok.  Bu iddia makamı; olmuş olanı ve olacak olanı, yansımalardan örülü bir mağara metaforundan öteye götürmüyor. Bu noktada günümüze kadar esas anlamını koruyarak varlığını devam ettirmiş olan fenomenoloji bilimi devreye giriyor. Ama gelin görün ki geçmiş yüzyıllar boyunca insanın hayatı algılama biçimlerinden biri olan bu felsefi görüş, günümüzde tıpkı diğer felsefi kavramlar gibi asıl anlamını yitirmiş, üslubun hiçe sayılıp salt bilgi kaynaklı bakış açısının faşizan evreninde kendine yepyeni bir yaşam alanı bulmuştur. Bu yaşam alanının simülatif bir zeminde sınırsız bir paralel algı evreni oluşturup günümüz insanının görünme ve beğenilme güdüsünün başat unsuru haline gelmesini hayretle izlemekteyiz açıkçası. 


         Günümüze kadar felsefi bir kimliğin ifadesi olarak literatürde kendine yer eden fenomen kavramı, günümüz gerçekliğinde sosyal medya platformlarından taşarak sokaktaki insanı yansıtması açısından yeni bir gerçekliğin tanımı olarak ele alınabilir kuşkusuz. Takip edilmenin arzulanması ve bu arzunun sanal olarak beğenilme gibi yapay bir onaylayış biçimiyle taçlandırılması en başta bahsettiğimiz hastalığın temel argümanı olduğu hakikatini ortaya koyuyor. İnsani kabahatlerin telafi edilebilir bir unsur olmaktan çıkarılıp varlığıyla övünülecek bir kendini ortaya koyma sürecinin payandası olması artık alıştığımız bir gerçek ne yazık ki. İlk insanın yaratılışından itibaren belki de ilk defa kendini bütün çıplaklığıyla bu ortaya koyuş/ifşa ediş günümüz insanının normalitesi haline gelmiş bulunmakta. 


       İnsan doğasında bulunan kendini beğendirme arzusu, bu çağda kayıtsızlık ve şartsızlık prensiplerinin şemsiyesi altında kendi faşist dünyasını yaratmakta ve bu faşist dünya tek tek bütün bireyleri içine alırken onlara kendilerinin özel ve yegâne bir varlık olduğu yanılsamasını fenomenolojik bir sapkınlık aracılığıyla sunmakta. İnsani edimleri kolaylaştırmak için icat edilen her nesnenin, onu yöneten özneyle değiş tokuş edildiği bu zaman diliminde, insanın öznelik algısının var oluş kaygıları sonucunda tüketilebilir bir unsur haline gelmesini göz ardı etmek artık mümkün değil. Göründüğü kadar var olan var olduğu kadar bir tüketim nesnesi haline gelen günümüz insanı, elde etmeye çalıştığı hakikatin kendisini değil kendi zafiyetleriyle bezediği bir yansımasını tercih etmektedir. Tabi böyle olunca da mutluluk zannettiği olgunun elde edilince kaybolmasının sebeplerini sorgulamaktan ziyade onun arkasından ağlayan arsız bir çocuk gibi mızmızlanması onun için makul bir sonuç olmaktadır. Sözün kısası olmaz ama yine de burada bitirelim. Çağımızın insanı; gözünün görmediğini, aklının almadığı bir dünyanın ıssız düzlüğünde hiç var olmamış ve olmayacak serapların peşinde koşarak aramaktadır ve kuşkusuz herkes bir gün 15 dakikalığına da olsa rezil olacaktır.

Adnan Sayım

 

Paylaşınız:

Adnan Sayım

Adnan Sayım

Erzurum'da doğdu. Alnıma İnen Satırlar adlı bir şiir kitabı ve Geceleri Ölmek adlı bir hikaye kitabı var. Hala yaşıyor...

Diğer Yazıları

YORUM YAZIN