Fuad Okay'ın Gözünden Orhan Okay

Fuad Okay'ın Gözünden Orhan Okay

Orhan hoca bir İstanbul beyefendisi. Ömrünü Anadolu’da geçirdi. İstanbul’u yazarken sanki bir şiiri yaşıyor, ayrıca bu şehri içinde ikinci bir insan gibi taşıyor. Bunun karşısında İstanbul’a gelmeyip uzun yıllar Erzurum’da kalmasını nasıl ifade edebiliriz?

Evet, babam ailenin İstanbul’a gelen dördüncü nesli. Yani şu anda yaklaşık yüz altmış, yüz yetmiş yıllık İstanbulluyuz. Malatya’nın Arapgir ilçesinden gelen dedeyi ve ondan sonraki bütün erkekleri isim isim biliyoruz. Az önce de söylediğim gibi bu silsilede babam dördüncü, ben beşinci, oğlum Osman da altıncı nesil oluyor. Fakat İstanbulluluk kalmadı tabii. Benim lise eğitimimi bitirene kadar babamın görevi dolayısıyla hep Erzurum’da bulunuşum, oğlum Osman’ın ise benim görevim dolayısıyla hemen hemen Kıbrıs’ta başlayan hayatı gene görevim sebebiyle yirmi yılı aşkın bir süredir Kocaeli’de devam edince İstanbul’dan uzak kaldık. Öte yandan benim lisans, yüksek lisans ve doktora olmak üzere üniversite eğitimimin tamamının İstanbul’da geçmesi, İstanbul’da evlenip yuva kurmam ve dolayısıyla oğlumun da İstanbul’da doğması, ikimize de gene bir ucundan “İstanbulluyuz” deme hakkını doğuruyor.

Babama dönecek olursak, insanın kendisinin birinci dereceden bir akrabası için “beyefendi” kelimesini kullanmasının üzerimde doğuracağı antipatiyi de göze alarak “Haklısınız” diyorum. Evet, tam bir İstanbul beyefendisiydi. Öte yandan o neslin pek çok insanı da İstanbul beyefendi ve hanımefendileriydiler. Zaten İstanbullu olmasalar bile yüksek tahsilleri sebebiyle çoğunlukla İstanbul’a geliyorlar ve bu şehirde kaldıkları müddetçe bir şekilde şehrin kültürünü alıyorlardı.

Babam İstanbul’un göbeği sayılabilecek Suriçi’nde doğup büyüdüğü için, “Tam bir İstanbulluydu” ifadesini rahatlıkla kullanabiliyorum. Çok küçük yaşlarından beri bugün artık izlerini bile göremediğimiz o güzel mozaiğin içinde büyümüş. O yılların İstanbulunu “Bir Başka İstanbul” kitabında teferruatıyla anlatır.

Öte yandan, lise ve üniversite çağlarındaki hocaları olan Nurettin Topçu ve Mehmet Kaplan’ın da etkileriyle “Anadolu’ya hizmet”, daha çok genç yaşlarda babamın ruhuna işlenir. Dolayısıyla daha İstanbul’dayken bile İstanbul dışında yaşama fikri babama çok ters gelmez. Zaten üniversiteye geçmeden önce Artvin ve Diyarbakır Liselerinde öğretmenlik yapması bir nevi Erzurum’a hazırlık mahiyetinde olmuştur. Bu arada askerlik görevini de Amasya’nın Merzifon ilçesinde tamamlar. Her ne kadar Diyarbakır Lisesi’nde geçirdiği süreyi çok hayırla yad etmese de, Artvin hayatı onun için ömrünün sonuna kadar unutamadığı bir periyot olmuştur.

Aslında babam, sanırım nereye gitse mutlu olabilecek biriydi. Ben onun içinde bulunduğu durumdan dolayı şikâyet ettiğini herhâlde neredeyse hiç görmedim. En azından şundan eminim ki, ben ve kardeşim Erzurum’dayken Erzurum’da yaşamaktan hiçbir şikâyeti yoktu.

İlginçtir, bu konu babama ve ailesi olan bizlere çok sık soruldu. Gene benimle babam hakkında yapılan bir röportajda da aynı soruyla karşılaşınca, babamın bir yazısında geçen cümleleriyle cevap vermiştim, şimdi müsaadenizle gene aynı yönteme baş vurayım:

“Ama otuzaltı yıl, ömrümün yarısına yakın bir süreyi severek, şikâyetsiz hatta ayrılmayı aklıma bile getirmeden bu şehirde yaşayışım, bana “Quo vadis?” sorusuna cevap veren Hazret-i İsa’nın gururunu yaşattı.”

Bu şekilde geçen otuz altı seneden sonra İstanbul’a gelme sebebi de Erzurum’dan bıkması değil, bizlerin artık İstanbul’da yaşamaya başlayışımızdı. Bir de sanırım İstanbul’a karşı çok büyük bir hasret oluşmadan hemen her yaz bir – bir buçuk ayımızı İstanbul’da geçirebiliyorduk. Bu da hem babamın hem de annemin şehre, mekânlara, dostlara olan hasretini biraz olsun gideriyordu. Öte yandan muhakkak ki, doğup büyüdüğü, gençliğinin geçtiği bu şehre dönüş onu mutlu etmişti.

 

Kütüphanesinden bahsetmenizi istersek, dürbüne tersinden bakmış olur muyuz? Kütüphanesini ne zaman oluşturmaya başladı?

Babamın okuma zevki daha çok küçük yaşlarında ortaya çıkmış. Sanırım orta birinci sınıfa giderken o zamanlar tefrika olarak çıkan Alexandre Dumas’nın “Monte Kristo Kontu”nu okuyup bitirmiş. Bu sevgisinden dolayı kütüphanesini çok küçük yaşlarda oluşturmaya başladığını biliyorum. Belki ilkokul sonu, belki ortaokul başı. İlk kitaplığını da bir polis memuru olan babası yani rahmetli dedem imal etmiş. Sahaflarla daha küçük yaşlarında tanışan babam, o yıllarda kütüphanesini oluşturmaya başlamış.

Ben kendimi bildim bileli Erzurum’daki lojmanımızda kitaplıklar vardı ve her sene olmasa da sayıları sürekli arttı. Salonumuzun neredeyse bütün duvarları kitaplıkla kaplıydı. Üstelik mekândan maksimum verimi sağlayabilmek için bu kitaplıkların tasarımını babam bizzat kendisi yapardı. Edebiyat tahsili almış bir insan olarak yaptığı çizimler, marangozlar tarafından kabul görülüp tam planlandığı yerlere oturan kitaplıklarımız vardı.

Yukarıda da söylediğim gibi kitap sayısı arttıkça haliyle kitaplık ihtiyacı da artıyordu. Salondaki duvarlar dolunca dairedeki ebeveyn ve çocuk odalarına da sıra gelmişti. Hatta rahmetli annemin çeşitli dost meclislerinde birkaç kere sarf ettiğini hatırladığım bir lâtife de mevcuttur.

“Sabah uyandığımda kendimi kitaplar içinde buluyorum. Bir yatak odasında miyim yoksa Beyazıt Kütüphanesi’nde mi, belli değil.”

Kitaplıkların çoğu yerden tavana kadardı. Zannediyorum ilkokul son sınıftayken babamın yaptığı çizimlere özenip ben de bir kütüphane tasarımı yapmıştım. Ama o kitaplık toplam üç buçuk raflı ve duvara monte edilebilecek büyüklükte bir kitaplıktı.

Babam muhtemeldir ki, okuma zevkini bana aşılamak için böyle bir şeyi teşvik etmiş ve aile marangozumuza bu kitaplığı ısmarlamıştı. Ama Allah’ın bildiğini kuldan saklamak olmaz, bana okumayı sevdirmek hususunda işler hiç istediği gibi gitmedi. Bunda her ne kadar sosyal bilimler alanında çalışıyor olmamamın etkisi olsa da, okuma kültürü olan bir insan değilimdir. Altmış yaşına çok yaklaştığım şu zamanlar bile, “iyi bir okuyucu” sıfatına maalesef çok uzak biriyim. Bunu biraz da şu durumu açığa kavuşturmak için gündeme getirdim. Sizin babamın kütüphanesini sormakla bu anlattıklarımı kast etmediğinizi biliyorum ama maalesef bundan öte söyleyebilecek çok fazla bir şeyim yok.  Son olarak babamın kitaplarının on binin üzerinde olduğunu tahmin ettiğimi söyleyeyim.

 

Bunca yoğun çalışması arasında bir de kendisine iletilen tezleri büyük bir titizlikle inceleyip gerektiğinde düzeltmeler yaptığını hayretle öğrendim. Hepsine nasıl yetişiyordu ya da herkese nasıl yetiyordu?

Bunu herhâlde tek cümleyle açıklayabilirim: Yaptığı işe olan sevgi ve saygısı. Bir de sizin de söylediğiniz gibi titizliği. Zaten eline bu maksatla geçmemiş eserleri bile aynı titizlik ve dikkatle okur, değerlendirir ve notlar alırdı. Yani okuduğu her kitap ya da dergiyi, zannediyorum bir eleştirmen gözüyle okuyordu. Hatta son hastaneye yatışında, vefatından önceki son yirmi saati içinde bile kitap okuyup notlar tuttuğuna şahit oldum.

Ama ne olursa olsun, tabii ki mesai gerektiren işler. Onda da şu hususu belirtmemde fayda var ki, babam kolay kolay “Hayır” diyemeyen biriydi. Hele hele önüne gelen bu tür ricaları asla geri çevirmedi.

 

Gezerken notlar alır mıydı? Neler dikkatini çekerdi?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, gezmeyi çok severdi. Yürümeyi de çok severdi. Dolayısıyla yürüyerek gezmek gerçekten severek yaptığı bir işti. Bilmediği ve o güne kadar hiç görmediği yerleri gezmek kadar, bildiği yerleri gezip etrafındakilere anlatmaktan da çok zevk alırdı. Bize çocukluk ve gençliğinin geçtiği yerleri bu şekilde gezdirmişliği çoktur.

Not alma kısmına gelince; şimdi çok iyi hatırlamamakla beraber belki gezi esnasında ufak tefek notlar alırdı ama sanki daha çok o günün akşamında yazıya dökerdi gibi geliyor. Çünkü Paris’e 1978 yılındaki gidişinde, bizler de yazın iki ay kendisine eşlik ettiğimiz zaman, bana hemen bir defter almış ve “Her akşam, o gün neler yaptığımızı bu deftere yazacaksın” demişti. Ben o zamanlar on altı yaşındaydım ve bu iş beni bir hayli zorlamıştı. Bazı akşamlar ihmal etsem de müteakip günler telafi edip birkaç günün hatıratını yazıyordum. Orada kaldığımız yaklaşık iki ayın belki kırk-kırk beş gününü bu şekilde kayda geçirdim. Mamafih babamın bana kazandırdığı bu alışkanlık ileriki yıllarda bende yeniden ortaya çıktı ve otuzlu yaşlarımın başlarındayken eşimle iki ardışık yaz tatilinde yaptığım Karadeniz gezilerini günbegün kayda geçirdim. Yıllar sonra bu yazdıklarımı, günlüklerde adı geçen arkadaşlarımla paylaştığımda çok hoşlarına gittiğini söylediler.

Öte yandan babamın sadece not almakla kalmayıp çeşitli çizimler de yaptığını bilirim. Bu, daha çok, kendisinin mekânı kafasında daha iyi canlandırması için yaptığı taslaklar olabileceği gibi, o anda gördüğü şeylerin akşam basit bir şekilde çizime dökülmüş halleri de olabilirdi.

Dikkatini çeken şeylere gelirsek, “resmin tamamı” diyebileceğim geniş bir perspektiften tutun, en küçük detaylara kadar her şey ilgi alanına girerdi. Bunu bu kadar kolay ve iddialı bir şekilde söyleyebilmemin sebebi, babamın aynı zamanda fotoğrafa meraklı biri olması. Bilhassa Paris’te çektiği fotoğraflarda; dağlar, ovalar, şatolar, saraylar, köprüler gibi büyük nesnelerin yanı sıra, evsizler, sarhoşlar, oyun oynayan çocuklar, afişler gibi detayları da görebilirsiniz. Ayrıca gittiği yerlerde bir vakit namazını oranın bir camisinde kılmaya gayret eder ve bu borcunu eda ettikten sonra, kıldığı caminin adını, banisini, yapım yılını not edip, evdeki arşivine ilave ederdi.

 

Orhan Okay’ın yemek zevki nasıldı, belli alışkanlıkları var mıydı ve farklı tatları denemeye açık mıydı? Çocukluğunuzun sofralarından hatıralarınız var mı?

Yemek konusunda gerçekten “sıfır kaprisli” olarak tanımlayabileceğim biriydi. Ben babamın yemeyecek kadar sevmediği bir yiyecek olduğunu hatırlamıyorum.  Her türlü şeyden, tabii ki haram olanlar hariç, usulünce yerdi. Yani bugünün tabiriyle “dengeli beslenme” ilkesini hayatı boyunca benimsediğini söyleyebilirim. “Neleri severdi?” diye sorsanız, gerçekten verebilecek spesifik bir cevabım olamaz. Ama sizin de belirttiğiniz gibi farklı tatları denemeye çok açıktı. Herhangi bir ortamda o güne kadar adını duymadığı bir yemekle karşılaşırsa, denemeye mutlaka özen gösterirdi. Bu konudaki hatıralarımın bir kısmını “Okumak Ayrıcalıktır”da yayınlanan “Son Yarım Asırda Hayatımıza Giren Lezzetler” başlıklı yazımda anlatmıştım.

Kendisiyle bu konudaki hatırlarımı herhâlde iki başlık altında toplamak doğru olur: Evdeki ve ev dışındaki hatıralarım. Evden başlayacak olursak, az önce de söylediğim gibi, yemek konusunda -aslında hemen hemen bütün konularda- hiç problem çıkarmayan biriydi. Yani, annemden

“Şunu yap da, yiyelim.”

şeklindeki ricaları bile herhâlde bir elin parmaklarını geçmez.

Onun için iyisi mi, ben kendisinin mutfağa girdiği zamanlardan bahsedeyim. Ona da dondurmayla başlayalım. Evet, bizim evde dondurma yapılırdı. Annem ve babam 1963-65 arası Paris’te bulunduktan sonra, dönerken getirdikleri şeyler arasında mini bir dondurma makinesi de vardı. Dondurma makinesi deyince aklınıza ileri teknolojiye sahip büyük hacimli makineler gelmesin. Sadece yaklaşık iki litrelik sefertası büyüklüğünde yuvarlak alüminyum derince bir kap ve üzerinde elektrik motoru vasıtasıyla dönen bir karıştırıcıya sahip kapağı.  Dondurmayı her ne kadar annem babamdan daha fazla severdiyse de babamın da zevkle tükettiği gıdalar arasındaydı. Belki bundan, belki işin içine biraz olsun teknoloji girdiğinden dondurma yapımı babamın işiydi. Karışımın içinde neler olduğunu hatırlamayacak kadar küçüktüm. Muhakkak süt ve şeker vardır, bir de tabii lezzetini veren diğer gıdalar. Sanırım dondurmalarımız içinde en favori olanı sakızlı dondurmaydı. Sadece biz değil, ikram ettiğimiz misafirlerimiz tarafından da beğenilirdi. Dondurma yapımında babamın yaptığı iş, sadece uygun kıvamı verebilecek karışımları hazırlamaktı, gerisini makine kendi yapıyordu. Bunu bu kadar detaylı anlatmamın sebebi, dondurma makinemiz, sütümüz ve diğer malzemelerimizin olmasının yanında önemli bir eksiğimizin varlığıydı. O da ilk yıllarda buzdolabımızın olmamasıydı. Babam bu soruna, dondurmayı kış aylarında ve lojmanımızın arka balkonunda üreterek çözüm getirmişti. Bir uzatma kablosu vasıtasıyla balkondaki dondurma makinesini çalıştırıp dondurmayı hazır hâle getirince başka bir kaba alıp, ikinci tür dondurmanın üretimine geçerdi. Hazır olan dondurmalar da gene balkonda muhafaza edilirdi. Erzurum gibi bir yerde kışın dondurma yapmanın her ne kadar okuyucuların yüzlerinde bir tebessüm oluşturacağını kestirebilsem de, yalnızca bizim değil, dediğim gibi misafirlerimizin de hoşuna giden bir ikram olurdu. Sanırım ilk buzdolabımızı 1970 yılında almıştık da, artık diğer mevsimlerde de dondurma yapabildik. Şu anda nasıl olduğunu tam olarak hatırlayamadığım bir şekilde babam buzdolabına arkasından bir delik açtırmış ve dondurma makinesinin kablosunu oradan geçirtmişti.

Babamın evde yaptığı tek şey dondurma değildi. Bir de çok güzel kabak tatlısı yapardı. Kabağın satın alınışından başlayarak her aşamasını kendi gerçekleştirirdi. Bu işteki maharetini şu şekilde anlatırdı:

“Kabak tatlısı yaparken, kıvamının iyi olması için az su kullanmak lazımdır. Usta aşçıların kabak tatlısı yaparken sadece bir çorba kaşığı su kullandığı söylenir. Ben hiç su kullanmıyorum.”

Gerçekten de kabağı sadece toz şeker ilavesi ve kendi suyuyla pişirip, harika bir kıvama ulaştırır ve üzerine ceviz dökerek servis ederdi. Babamın kabak tatlısı da herkes tarafından çok beğenilirdi. Bir kişi hariç. İtiraf edeyim, o bir kişi benim. İşin açıkçası, ne çocukken ne de gençlik ve yetişkinlik yıllarımda kabak tatlısını pek sevmedim. O yüzden babam da yapmış olsa, o kabak tatlılarını yedim ama severek yiyemedim. Halen daha bir lokantada tatlı seçerken menüde kabak tatlısı varsa hiç düşünmeden elerim.

Öte yandan, çocukluk ve gençliğini İstanbul’da geçirmiş olan babamdan İstanbul’un bir takım eski lezzetlerini de öğrendim. Ama bugün maalesef pek çoğu artık yok. İlginçtir, bunlardan ilki gene dondurmaya ait. Çok emin olmamakla beraber, tezgahını Eminönü’ndeki Arpacılar Camii’nin çok küçük iç avlusunda açan bir Arnavut dondurmacı hatırlıyorum. Babamın söylediğine göre, yazları her sabah bu avluya gelir, biri kaymaklı biri vişneli olmak üzere evinde imal ettiği iki kova dondurmasını satmaya başlar, öğlene doğru dondurmalar bitince de gidermiş. Bilhassa Eminönü ahalisi tarafından iyi bilinen dondurmaları, öğlene kadar tüketilmesinden de anlaşılacağı gibi çok sevilirmiş. Ama inadıyla maruf bir ırka mensup bu Arnavut dondurmacı, esnafın bütün ısrarına rağmen hiçbir zaman günde iki kovadan daha fazla bir dondurma üretmemiş. Ve sanırım dondurmanın daha zevkle tüketileceği bir zaman dilimi olan öğleden sonra veya akşamüstü de satış yapmamış. Ben on – on iki yaşıma kadar sanırım en az iki yaz, bu Arnavut’un dondurmasından yedim. Hakikaten güzel dondurmalardı. Kaymaklı olan bembeyaz bir renge sahipken, öbürü harika bir vişne tadına sahip olduğu hâlde, pek çoğunuzun tahmin ettiği gibi vişne rengi değil, biraz daha koyu beyazdı. Çünkü dondurmalarında boya kullanmıyordu.

Yakın zamanlarda bu dondurmacıyı arama motorları vasıtasıyla çeşitli anahtar kelimelerle arattım ama bulmaya muvaffak olamadım. O yüzden bir yanlışlık yapmamak adına tereddüt ettiğim iki noktayı belirtmek istiyorum. Bunlardan birisi dondurmacının Arnavut oluşu, öbürü de avlusunda satış yaptığı caminin adının Arpacılar oluşu. Ben hatıralarımdaki parçaları birleştirerek, mekânı da işin içine katınca, o caminin Arpacılar olduğuna karar verdim. Ama emin olduğum iki husus bile bence İstanbul tarihi açısından önemlidir. Onlar da yetmişli yılların başlarında İstanbul’da halen daha ev yapımı dondurma satılması ve dondurmacının da sürekli aynı caminin avlusuna tezgâh açması. 

Babamdan öğrendiğim bir başka İstanbul lezzet noktası ise Süleymaniye Kurufasulyecisi idi. Süleymaniye Camii bahçesinin kütüphane tarafındaki duvarına bakan yan yana dükkanların en başında yer alan bu kuru fasulyeciye zannediyorum on kere civarında gitmişizdir. Her ne kadar lezzeti öyle olağanüstü gelmese de, kuru fasulyesini severek yerdim. Sanırım menüde başka yemekler de mevcuttu ama oraya gittiğimizde esas yemeğimiz hep kuru fasulye oldu.

Oraya oğlumla 2019 yazındaki son gidişimizde o sıradaki hemen hemen bütün dükkanların kuru fasulyeciye dönüştüğünü tespit etmiştik. Ama biz elbette gene babamdan öğrendiğim en baştakinde yedik.

Erzurum’da yaşayıp da, yaz aylarında İstanbul’a geldiğimiz yıllarda, gitmeyi ihmal etmediğimiz yerlerden biri Beyoğlu’ndaki İnci Pastanesi’ydi. Oraya gitme ritüelimizi, şu ana kadar saydıklarımdan çok daha fazla sayıda gerçekleştirdik. Sanırım buna özel bir özen gösteriyorduk. O zamanlar ne İnci Pastanesi ne de bizim vaz geçilmez tercihimiz profiterol bu kadar meşhurdu. Öyle ki üniversiteyi kazanıp da İstanbul’a geldiğim zaman, pek çok arkadaşıma profiterolü ben tanıtmıştım. Ama bu arkadaşlarımın yurt arkadaşlarım olduğunu, dolayısıyla İstanbullu olmadıklarını belirtmeliyim.

Bu konuda şu ana kadar anlattıklarımın babamın hayatına nasıl girdiklerini az çok kestirebiliyorum. Çünkü dondurmacı da, kuru fasulyeci de babamın çocukluğunun, gençliğinin ve hatta üniversite yıllarının geçtiği Suriçi bölgesindeydiler. Beyoğlu da muhakkak ki babam için bilinmeyen bir yer değildi. Benim çok çocukluk günlerimden birinde o civarları dolaşırken Tepebaşı’na yakın bir yerlerde “Bak sana senin sokağını göstereceğim” deyip, Beşir Fuad sokağını göstermişti.

Ama şimdi anlatacağım yeri babamın nasıl keşfettiğini gerçekten merak ediyorum. Yetmişli yılların yazlarında, bir de Yakacık’ta kağıt kebabı yemeye giderdik. Yazları oturduğumuz yer olan Levend’den Kartal Yakacık’a toplu taşıma vesaitiyle gitmek bir hayli vaktimizi alırdı. Kartal’a vardıktan sonra son bir belediye otobüsüyle Yakacık son durağa gider, orada şu anda adını hatırlamadığım, arka tarafında geniş bir bahçesi de olan bir nevi kır lokantasına oturur ve müessesenin spesiyalitesi olduğunu tahmin ettiğim kağıt kebabını yerdik. Tabii dönüşümüz de gene zaman alırdı. Ama bu hiçbirimize bir eziyet olarak gelmezdi.

Buraya da en az iki kere gittiğimizi hatırlıyorum. Ama babamın Yakacık’ta kağıt kebabı yenmesinin güzel olacağını nasıl keşfettiğini çocukluk günlerimde merak edip de sormadığımdan, benim için bugün bir muamma olmaktan öteye gitmiyor. Öte yandan olayın gelişiminden, o mekanı uzun yıllardır bildiğini kestirebiliyorum. Oraya son gidişim, eşimle henüz çıktığımız günler olan 1990 yılının Aralık ayı içindeydi. Geçtiğimiz aylarda pandemiden dolayı evlere kapanmanın hepimizin hayatında oluşturduğu olumsuz psikolojinin de etkisiyle, kendime “Ölmeden önce yapılması gereken şeyler” listesi hazırlamıştım. Listedeki maddelerden biri de “Yakacık’ta kağıt kebabı yemek”ti. Ama heyhat, çok eski ve aziz bir dostum bir gün, kendi çektiği bir Yakacık manzarasını cep telefonu vasıtasıyla benimle paylaşınca “Eğer hâlâ oradaysanız kağıt kebabı yemeyi ihmal etmeyin” dedim. O zaman karşılıklı olarak anladık ki, ne kağıt kebabı kalmış, ne de o lokanta.

 

Doğu mu, Batı mı? Müzik zevki nasıldı? Herhangi bir enstrümana ilgisi var mıydı?

Babamla müzik hakkında konuştuğumuz ve benim dört-beş yaşlarıma denk gelen ilk zamanlar, gündemde sadece Klasik Batı Müziği’nin olduğunu hatırlıyorum. Ben radyoda veya teypte masal dinlemekten önce klasik müzik dinlemeye başlamıştım. Bu tabii ki babamın girişimleriyle böyle olmuştu. Yıllar sonra düşününce, bende klasik müzik sevgisi oluşması için atılmış kasıtlı bir adım olduğunu anlayabiliyorum. Bugün hâlâ severek dinlediğim pek çok Klasik Batı Müziği parçasını babamın girişimleriyle öğrenmişimdir. Bu tabii, dört-beş yaşlarımdan başlayan ve yirmili yaşlarıma kadar gelen uzun bir süreçti.

Bu bahsettiğim periyot içinde ben babamın hep Batı müziği dinleyicisi olduğuna şahit oldum. Yani bu röportajı benimle o yıllarda yapsaydınız, sorunuzu “Kesinlikle Batı Müziği” olarak cevaplardım. Ama daha ileriki yıllarda, babamın -aslında kendisinden de bekleneceği gibi- Türk müziğine de kayıtsız olmadığını keşfetmem uzun sürmedi. Zaman zaman yaptığımız sohbetlerde, bizim müziğimizin Batı müziğinden daha zengin olduğunu ve çeyrek notaların mevcudiyetinden bahsederdi. Müzik eğitimi almamış bir kişi için ortalamanın üstünde bir müzik bilgisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Çok derin olmamakla beraber makam bilgisi de vardı. Taksimlerin önceden hazırlanarak değil irticalen (bugünkü karşılığıyla doğaçlama) yapıldığını, konserlerde bir makamdan başka bir makama geçiş amacıyla icra edildiklerini, geçilmek istenen makamı yakalayamamaktan dolayı zaman zaman çok uzadıklarını, ben hep babamdan öğrendim.

Neticede, diğer müzik türlerine olan asgarî seviyedeki ilgisini hariç tutarsak, babamın Klasik Türk Müziği ile Klasik Batı Müziği’ne olan ilgisi ve yakınlığı sanırım eşitti sonucunu çıkarıyorum. Hatta bu eşitliği destekleyen bir durumdan da bahsedeyim. Babamın çok zengin bir plak koleksiyonu vardı. Bu plakların çoğunda Klasik Batı Müziğine eserleri kayıtlıydı. Kütüphanesinde yer alan müziğe dair kitaplarda ise Türk Müziği konulu olanlar öne çıkardı.

Sorunuzun son kısmını ise şöyle cevaplayayım: Her iki müzik dalında da herhangi bir enstrüman çalmadığından eminim; diğerlerinden öne çıkaracak kadar daha fazla sevdiği bir enstrüman olduğunu da zannetmiyorum.

Şiir yazıyorsunuz, bazı yazılarınızı okudum. Anlatımınız kuvvetli. Sizde edebiyat babadan oğula kalan bir taht diyebilir miyiz?

Teşekkür ederim, teveccühünüz. Her insan gibi, ben de ömrümün bir kısmında şiir yazdım. Sizin görmüş olduğunuz ve “Okumak Ayrıcalıktır”da yayınlanmış olan “Akşamsefası” şiirimi yazalı herhalde otuzbeş seneyi geçmiştir. Yaklaşık otuz senedir de şiir yazmıyorum. O şiiri siteye gönderme sebebim, uzun müddet sonra bahçemizde yetiştirmeye muvaffak olduğumuz akşamsefası çiçeğidir. Yanlış hatırlamıyorsam ilk çiçek açtığı akşam duyduğum sevinçle şiiri Yusuf Bey’e gönderdim. O da sağ olsun, yayınlama inceliği gösterdi. Enteresandır, arsız olarak nitelendirilebilecek bir çiçek olan akşamsefasını o yazdan sonra kaybettik. Ondan sonra pandemi ve sair sebeplerle bir daha tohum alıp da yeniden yetiştirmeye fırsatım olmadı.

Bununla birlikte, kendimi bildim bileli içimde yazmaya karşı bir istek vardı ve yaşımın müsaade ettiği sınırlarda yazdım. Ve sanırım son on yılda da az-çok amatör bir üslup oluşturabildim diyebilirim. Yazılarımı okuyan bazı dostlarımdan olumlu geri dönüşler aldım ama sizin gibi edebiyat dünyasının içinden birinin anlatımımı kuvvetli bulmasına gerçekten çok memnun oldum.

Öte yandan hakkımda cömertçe sarf ettiğiniz “taht” ifadesine gerçekten çok uzağım. Eğer bende bir takım edebiyat kırıntıları gördüyseniz elbette babamdandır ama onun sahip olduğu hasletlerin zekâtı bile beni çok farklı bir “yazar” yapardı.

Benimle böyle bir röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederim. Madem şiiri gündeme getirdiniz, bir “kedi aşığı” olan babamı da bir kere daha rahmetle anarak, sözlerime gene o eski zamanlarda yazıp; sözlerinde, şahit olmadığım hâlde bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz, çocukluğumun kedisini anlattığım bir başka şiirimle son vereyim.

 

             ELÂ

 

Sanki dün beraberdik, iki eski kafadar;

Çocukluk günlerimin cilveli sevgilisi.

Uyumayıp beklesem öyle sabaha kadar,

Uzaktan ince ince hâlâ gelir mi sesi?

 

Bir tuhaf olur içim sen aklıma geldikçe,

Bir zamanlar uğruna ağladığım yaratık.

Pek zevk vermiyor bana Levend’deki o bahçe,

Sanki her şey bir suskun… Çünkü sen yoksun artık.

 

Fuad Okay

Röportaj: Ebru Özden

Paylaşınız:

Ebru Özden Güroğulları

Ebru Özden Güroğulları

"Niksar'da doğdu. İstanbul Üniversitesi'nden mezun oldu. Şimdilerde İstanbul'da bir devrik cümle kendisi."

Diğer Yazıları

YORUMLAR

  1. Mehmet Ümit
    22 Ağustos 2021 Pazar

    Sevgili Orhan Amcaya rahmet sana ve tüm sevdiklerine sağlık ve afiyet dolu bir ömür dilerim.

  2. M.Ufuk Uluğ
    23 Ağustos 2021 Pazartesi

    Ne yazık ki, Beyoğlundaki Beşir Fuad sokağın ismi şimdilerde Karayel sokak olarak değişmiş.

  3. Şaziye ILGAZ
    25 Ağustos 2021 Çarşamba

    Rahmetli Orhan Okay hocam çocukluk döneminde sevdiğim bir arkadaşımın babası iken daha olgunlaşınca gördüm ki edebiyat dünyasının önemli bir parçasıymış. Bugün de bilmediğim birçok yönünü öğrendim. Ne mutlu ki yaşamı dolu dolu, kaliteli ve renkli geçirmeyi başarmış. Bu özellikleri, evlatlarına da sirayet etmiş tabii. Mekanın cennet olsun Orhan hocam.

  4. Şaziye ILGAZ
    25 Ağustos 2021 Çarşamba

    Rahmetli Orhan Okay hocam çocukluk döneminde sevdiğim bir arkadaşımın babası iken daha olgunlaşınca gördüm ki edebiyat dünyasının önemli bir parçasıymış. Bugün de bilmediğim birçok yönünü öğrendim. Ne mutlu ki yaşamı dolu dolu, kaliteli ve renkli geçirmeyi başarmış. Bu özellikleri, evlatlarına da sirayet etmiş tabii. Mekanın cennet olsun Orhan hocam.

  5. Fuad
    25 Ağustos 2021 Çarşamba

    Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Bilhassa Beşir Fuad sokağının adının değişmesi benim için çok şaşırtıcı oldu.

  6. Nermin Ergenekon Müldür
    27 Ağustos 2021 Cuma

    36 yıl Atatürk Üniversitesine emek vermiş Türk Edebiyat dünyasının onurlu dev ismi Prof.Dr.Orhan Okayın Erzurumun kültürel kimliği ve Edebiyat dünyamıza kattıkları bir yana ölümsüz eserlerini düşündükçe ne mutlu yetiştirdiği öğrencilerine ve ne mutlu sevgili evladı Fuad Okay hocama diyorum anısı önünde saygı ile eğiliyorum.Makamı yüce mekanı Cennet olsun..

  7. Fuad
    30 Ağustos 2021 Pazartesi

    Çok teşekkür ederim Nermin Hanım. Yazdıklarınızdan onur duydum.

YORUM YAZIN